Türkiye Cumhuriyeti Devletini özel yargı sistemini oluşturmaya götüren, onu antidemokratik ve faşizan kılan etken nedir? Hiç kuşkusuz devletin sahip olduğu ideolojik karakteridir, “resmi ideoloji” olarak tanımlanan yapısıdır. Bu resmi ideolojinin merkezinde de devlet ulusu yaratma amacı vardır. Yani Türkiye Cumhuriyeti Devleti sınırları içinde yaşayan herkesi devlet gücüyle asimile ederek bir “Türk ulusu” ortaya çıkarmak.
Kuşkusuz bu amaç sözkonusu sınırlar içinde yaşayan ve Türk olmayan herkesi hedeflemekte ve onları asimile etmeyi öngörmektedir. “Kültürler mozayiği” denen Anadolu ve Mezopotamya’da da Türk olmayan dil ve kültür çoktur. O nedenle asimilasyon amacının hedefinde çok kesim vardır. Fakat bunların içinde direnme ve kolay asimile olmama gücüne sahip olan kesim Kürtlerdir. Dolayısıyla resmi ideolojinin güncel siyasal somutlaşması Kürtleri asimile etmek olmaktadır. Bu da özel yargının var olmasını doğuran temel etken olarak “Kürt karşıtlığı”nı ortaya çıkartmaktadır.
Elbette resmi ideolojinin devletik ulus yaratma dışında da amaçları vardır. Örneğin dinci, tarikatçı anlayış ve ideolojileri yok etmeyi de öngörmektedir. Yine sınıf sömürüsü ve baskısına da dayanmaktadır. Bu nedenle geçmişte “Komünizm ve irtica karşıtlığı”nı da öne çıkartmıştır. Bu doğrultuda da özel mahkemeler, yargı sistemleri geliştirmeye ve uygulamaya çalışmıştır. Fakat bunlar içinde birincil olanın “Tek dil, tek millet” yaratmak olduğu Başbakan Tayyip Erdoğan tarafından da sık sık ifade edilmektedir. Dolayısıyla Türkiye Cumhuriyeti Devletinin Kürt karşıtlığı her şeye damgasını vuran merkezi bir karaktere sahiptir. Devleti antidemokratik, faşizan kılan temel etken de budur.
Şimdi iyice deşifre olmuş bu hukuk sistemi ve özel yargı düzeni değiştirilmek istenmektedir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti antidemokratik, faşizan yapısından çıkarılarak demokratik bir sistem haline getirilmeye çalışılmaktadır. Bunun için başta yeni ve demokratik bir anayasa öngörülmekte ve tüm hukuk sisteminin demokratik reformdan geçirilmesi gerekmektedir. Bunları yapabilmek için de demokratik siyasete ve demokratik zihniyete ihtiyaç vardır.
Kimileri zihniyet ve siyasette demokratik devrim yaparak toplumu ve devleti kapsamlı bir demokratikleşme reformundan geçirmeye çalışırken, kimileri de son derece tutucu ve gerici bir temelde varolanı korumak ve resmi ideolojiyi yaşatmak için çaba harcamaktadır. Tutarlı demokratik güçler birinci kesimi oluştururken, MHP gibi faşist kesimler de ikinci grubu oluşturmaktadır.
Bir de bu iki kesim arasında kalan üçüncü bir kesim vardır. Bu üçüncü kesimin gönlü esas olarak resmi ideolojiyi yaşatmak yönündeyken, ancak hem bunun olduğu gibi artık mümkün olmadığını görmekte ve hem de çıkarları cûzi değişiklikleri gerektirmektedir. Bunun için de söylemde radikal olup değişimci geçinmek, pratikte ise ancak makyaj kabilinden ufak tefek bazı değişiklikleri uzun zamana yayarak yapmak bu kesimin temel tutumu olmaktadır. Bu durum sonuçta sözde değişim isteyen, pratikte ise eskiyi koruyan bir gerçeği ortaya çıkarmaktadır. Dolayısıyla yalan, ikiyüzlülük, hile, oyalama bu kesimin temel karakteri haline gelmektedir. Bu kesimin de AKP olduğunu yazmaya herhalde gerek yoktur.
Günümüzde AKP’nin tutumu ve yaptıkları tam da bu gerçeği göstermektedir. Bir yandan “Kürt sorununu çözmekten” söz edip, diğer yandan “Tek dil, tek millet, tek devlet, vs..” sistemini geliştirmektedir. Bir yandan yeni demokratik anayasadan söz edip sözde yapıyor görünmekte, diğar yandan “Terörle Mücadele Yasası”nı ve “Özel Mahkemeleri” güçlendirmektedir. Bir yandan “Demokratik açılım” ve “Siyasetle Müzakere”den söz edip, diğer yandan “KCK Operasyonları” kapsamında demokratik siyaseti tutuklamaya devam etmektedir. Öyle ki, toplum bunlar karşısında şaşkın hale gelmiştir. AKP hükümetinin mevcut icraatlarıyla demokratik açılım, siyasal müzakere, Kürt sorununun çözümü, yeni demokratik anayasanın yapımı nasıl olacaktır?
Çünkü özel yargı, esas yapısı olan Kürt karşıtlığı temelinde dolu dizgin işlemektedir. Kürt demokratik siyasetine dönük siyasal soykırım operasyonları artarak devam etmektedir. Her gün onlarca kişi gözaltına alınıp yarıdan çoğu tutuklanmaktadır. 14 Nisan 2009’da başlatılmış olan bu süreç yaklaşık üç yıldır sürmektedir. Demokratik Toplum Partisi’nin kapatılışı ile seçilmiş belediye başkanlarının ilk tutuklanışının ikinci yılı dolmaktadır. Şimdi de BDP’nin kapatılma tartışmaları başlamış bulunmaktadır. “KCK Davaları“nda bir milim bile ilerleme olmamaktadır. Çünkü zindanlara doldurulmuş olan binlerce insana ana dillerinde kendilerini savunma hakkı bile verilmemektedir. Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan dörtbuçuk aydır avukatlarıyla bile görüştürülmemektedir. Halk üzerindeki polis terörü şiddetlendirilmekte, dağda Kürt gençleri kimyasal silahlarla katledilmektedir.
Bir de bütün bunlar olurken Dersim katliamı tartışılmakta ve adeta timsah göz yaşları dökülmektedir. Peki bu durumda sormazlar mı insana: 1937-38’de Dersim’de yapılanlarla bugün tüm Kürtlere yapılanlar arasında ne fark vardır? Bu soru yakıcıdır ve duyarlı herkesin önündedir. Tarihle doğru yüzleşmek ve bugünü de iyi anlamak gerekir. AKP’liler bu soruya “Eskiden öldürülüyordunuz, bugün biz cezaevlerine koyup yaşatıyoruz” cevabını vermektedir. İşte 1937-38 CHP rejimi ile bugünkü AKP rejimi arasındaki fark budur. 1937 Elazığ’ındaki “İstiklal Mahkemesi” ile bugünün Diyarbakır’ındaki “Özel Mahkeme” arasında bu kadar fark vardır. Eğer buna fark denir ise!..
Halbuki zindanda çürütmekte bir öldürmedir, hem de en kötü öldürme. Sorgusuz sualsiz böyle zindanlara koyup anadille savunmaya bile izin vermemek, birey ve Kürt toplumundan öte insanlığa bir hakarettir. Bugün özel yargı ve mahkemeler çerçevesinde AKP hükümeti bir hakaret ve aşağılama rejimi kurmuştur. Hiç kimse kendini kandırmamalıdır. Özel yargı ve mahkemelerle Türkiye demokratikleşmez, Kürt sorunu çözülmez, yeni demokratik anayasa yapılmaz, Türkiye 1925-38 dönemini aşamaz. Bu konuda herkes ciddi olmalı ve gerçekleri doğru ve yeterli olarak görebilmelidir.
Özellikle de Kürtlerin bu gerçekleri doğru analiz edip gereken dersleri çıkarabilmesi önemlidir. DTP’nin kapatılışının ikinci yıldönümünde gerçekleri iyi görerek, direnişi ve demokratik siyaseti etkin geliştirmeyi bilmek gerekir. İki yıldır, üç yıldır binlerce insan zindanlarda yiğitçe direnmiş ve AKP faşizmine teslim olmamıştır. Elbette bu çok önemli bir duruştur ve daha da geliştirilmesi gerekir. Fakat bunun için de AKP siyasetinin ve bu faşist saldırganlığına karşı direnişin doğru anlaşılması şarttır. BDP’nin son dönemde geliştirdiği planlı demokratik direniş tutumu önemlidir ve zengin demokratik eylemlilikle pratikleştirilecek bu tutum AKP faşizmini de, onun özel yargı sistemini de yerle bir edecektir.