Selahattin Demirtaş ANF’ye verdiği demeçte, "özyönetim kararı meşrudur" dedi.

Bu kısa cümle, Kürt sorununda çözüm programını özetliyor. 

Öyle lafı karma karışık etmenin anlamı yok.

Kürt sorunu, Kürt halkının kendi kendini, kendi kimliği ve diliyle yönetme hakkına sahip olup olmaması sorunudur. 

"Seni Ankara’dan yöneteceğim" dediğin zaman,  "Çözümsüzlüğü" savunmuş olursun. 

Daha ileri gidelim: 

"Bu ülkede Kürtler vardır ve bunlar Kürtçe konuşmaktadır; anayasal olarak Kürt kimliğini ve dilini tanıyoruz" dediğin dakikada, eğer hala "Kürt olan ve Kürtçe konuşan" insanları "Ankara’dan tayin edilen Valiler ve Kaymakamlarla yöneteceğim, Ankara’dan tayin edilen mahkemelerde yargılayacağım, Ankara’dan gönderdiğim polislerle göz altına alacağım, Ankara’dan tayin ettiğim jandarmayla köyüne baskın düzenleyeceğim, Ankara’dan tayin ettiğim ordu gücüyle bütün kentlerini denetim altında tutacağım" dediğin zaman, Kürt sorununu çözmüş olmazsın.

Hatta tam tersine, devlet Kürtlerin var olduğunu resmen söylediği, bu gerçeği anayasal olarak onayladığı anda, "onların kendi kendilerini yönetme hakkını" da kabul etmek zorunda olacağı için, hem Kürtlerin varlığını kabul edip, hem de Kürtleri Ankara’dan yönetmeye kalkışmak, bunu kabul etmeyen Kürt halkını zorla Ankara’nın yönetimine bağlamak "suç" olur. Bu "suça" başkaldırmak ise "hak" halini alır. 

Ondandır ki, AKP hükümeti, Kürtlerin varlığını hiçbir resmi belgesinde kabul etmemiştir. Başbakanların, Cumhurbaşkanlarının beş paralık değer taşımayan "sözlü beyanlarında" Kürt lafının edilmiş olmasının hiçbir önemi ve anlamı yoktur. Bugün "Kürt var" diyen adam, yarın "Kürt yok" diyebilir. Ama kalemle "Kürt vardır" diye yazarsan, "baltayla o yazıyı sökemezsin". O yüzden de Türk devleti şu ana kadar baltayla sökemeyeceği tek satır yazmamıştır.

Demek ki, hala işin başında bile değiliz. 

İşin başı "Kürdün Kürt olarak var olduğunu" Anayasal olarak kabul etmektir.

Bunu ettikten sonra, "Kürtlerin kendi kendilerini yönetme hakkını" tanımak zorundasın. 

Sen bu hakkı tanıdıktan sonra, Kürde şu soruyu soracaksın: "Türkiye Cumhuriyeti topraklarında binlerce yıldır yaşayan Kürt halkı olarak sizler kendi kendinizi nasıl yönetmek istiyorsunuz? Ya da rahmetli Sadun Aren’in formülüyle "Kürtler nasıl yaşamak istemektedir?"

Halkların "nasıl yaşamak istedikleri" sorusuna verilen yanıtlar bir elin parmak sayısın geçmez. Kürt halkı "şimdi nasıl yaşıyorsak öyle yaşamak istiyoruz" diyebilir.

Bunu dememiştir. Otuz yıldır süren savaş, "nasıl yaşanıyorsa öyle yaşamaya" itiraz yüzünden patlamıştır. 

Bu şık gündemden düştüğüne göre geriye kalan iki şıktan biri seçilecektir: Ya Kürtler Türklerle aynı devlet çatısı altında yaşamak istemediklerini, ayrı bir devlet kuracaklarını söyleyeceklerdir; ya da Türklerle birlikte yaşayarak, kendi kendilerini yönetmek istediklerini söyleyeceklerdir.

Türklerle birlikte kendi kendini yöneterek yaşamanın bir yolu konfederasyondur. Bir başka yolu federasyondur. 

Kürt halkını temsil eden PKK de, HDP de, "Konfederasyon ya da federasyon"dan söz etmemektedir. Bu yönetim biçimlerinin en alt basamağını oluşturan, "bölgesel demokratik özerklikten" söz etmektedir.

İşte Kürt halkının şu anda talebi budur: Demokratik özerkliktir. Özerkliğin "demokratik" olmasının sebebi, onun "etnik" temelde bir özerklik olmamasıdır. "Demokratik uluslaşma süreci"nde oluşacak bir "özerklik" olmasıdır. O nedenle de sadece Kuzey Kürdistan için değil, tüm Türkiye’nin "doğal ve yönetilebilir bölgeleri" için talep edilmektedir. 

Şimdi bu talebi dile getiren belediye eşbaşkanlarını tutukladığınız zaman, siz Kürtlerin "kendi kendilerini yönetme hakkını" tanımıyorsunuz demektir.

Bunun sonucu ne olur? 

Bunun sonucu, "basamaklardan aşağıya doğru iniş" olur.

"Şimdiki gibi yaşama basamağını" Kürtler reddetti. "Demokratik özerklik" basamağını siz reddettiğiniz zaman, Kürtleri "federasyon basamağına", oradan da "konfederasyon" basamağına, en sonunda da "ayrı devlet basamağına" inmeye mecbur etmiş olursunuz. 

Aklınızı başınıza toplayın ve Demirtaş’ın "özerklik" programını yol yakınken kabul edin. 

Birlikte yaşamak istiyor muyuz, yoksa istemiyor muyuz?