TARİHTE VE GÜNÜMÜZDE ÖZERKLİK VE DEMOKRATİK DEVLET-3

Çokkültürlülük ya da kültürel çoğulculuk biçimi, sosyal düşünce sistemi olduğu gibi; kapitalist, liberal çoğulcu toplum tasarımıdır da. Tek dilli ulus-devletler ortaya çıkmadan dünyanın her tarafında çokkültürlülük doğal bir yaşamdı. Dinlerin de çokkültürlülüğe karşı oldukları söylenemez. Bu anlamda çokkültürlülük kavramsal olarak, kültürel ve sosyal oluşum nedenleri ne olursa olsun farklı kültürel geleneklerin eşitlik esasına dayanarak farklı halkların ve kimliklerin bir arada yaşamalarını sağlayan bir sistemin ifadesidir. Milliyetçilik esaslarına dayanan devlet-ulusların oluşumu doğal olan çokkültürlülük dokusunu bozarken, binlerce yılda oluşan birçok dilin yok olmasına neden olmuştur.

Çokkültürlülük doğal bir yaşamdır

Bhikhu Parekh, ‘Çokkültürlülüğü Yeniden Düşünmek Kültürel Çeşitlilik ve Siyasal Teori’ adlı eserinde çokkültürlülüğün Batı siyasi düşüncesine egemen mentalitenin geliştirilmesinde yetersiz kaldığı kurama ve politikaya karşı yeni bir boyut getirerek, ortak insanlık ile kültürel uzlaşma arasındaki diyalektik etkileşimi merkeze koyuyor.
Çokkültürlülük tek başına farklılık ve kimlikle ilgili bir kavram olmayıp, kültürle kaynaşmış ve ondan beslenen farklılık ve kimliklerle, yani bir grup insanın kendilerini ve dünyayı anlamakta, bireysel ve toplu yaşamlarını düzenlemekte kullandıkları inançlar ve uygulamalar bütünüyle de alakalı olduğu tezini savunuyor (Parekh, 2002: 3).
Çokkültürlülük kavram olarak binlerce yılda oluşan farklı kültürel değerlerin homojenleştirilmesine karşı, bu değerleri koruyucu bir çözümde sunmaktadır.
Bugün özellikle Batı’da çokkültürlülüğü bir devlet politikası olarak uygulayan ülkelerde çeşitli çoğulculuk biçimleri var. Bireysel haklar çerçevesinde yurttaş kimliği ile sınırlı haklar ve grup hakları ya da bölgesel haklar olarak uygulayan ya da yeterince uygulamayan çesitli çoğulculuk biçimleri de vardır. Çokkültürlülük barış içinde iyi yaşamı esas aldığından ötürü modern toplumun ahlaki değerleri arasındadır.
„Halbuki birey olarak her birimiz, kişiliğimizi, yeteneklerimizi ve hayattaki kazanımlarımızı ancak bir topluluk içerisinde gerçekleştirme imkanına sahip olabiliriz… Tek tek üyelerin amaçlarını gözden geçirme yetilerini sınırlandırsa bile, grupların bir ortak iyi kavrayışını ilerletebilecekleri bir ‘ortak iyi politikası’ geliştirmek isterler. Üyelerin grup değerlerine ‘kurucu’ bir bağla bağlı olduğuna inanan cemaatçiler, ortak değerlerin savunulması adına kişi haklarının sınırlandırılmasında da herhangi bir sakınca görmeyeceklerdir“ (Kymlicka,1998 :151).
 
Devlet-ulus mu, ulus-devlet mi?
Türkiye’de „ulus-devlet“ kavramı kullanılır. Oysa devlet-ulus’un İngilizcesi State-Nation, Fransızcası État-Nation olarak kullanılır. Devlet-uluslar bünyesinde anadan doğuş haklarından mahrum bırakılmış halklar mücadeleleriyle devlet-ulusları çokkültürlüğe geçmeyi zorunlu kılarken,  demokratikleşme daha da gelişti. Fransa Cumhuriyeti ya da İspanya’nın  „özerk topluluk“larının bağımsızlık özlemi sürse de, Avrupa Birliği gibi devasa bir birlik içinde Fransa ve İspanya bağımsızlıklarını kısmen yitirdiyseler de, bu halkların AB’den kopuk olmaları nerdeyse imkansız. Zira AB birliğinin ortak değerleri o kadar içiçe geçti ki; isteseler de mümkün değil. Zira Avrupa Birliği konfederal bir birliğe geçiş yapıyor.
Kültürel sınırları daha da belirgin ve özerk taleplerin amacına ulaşması çok daha kolay. 1930’larda Türkiye Cumhuriteti devlet-ulus olma yolunda Kürt Arap, Çerkes, Laz, Ermeni, Rum, Süryani halklarını ezdiği bir kısmını soykırımdan geçirdiği tarihsel bir gerçek. Kürtlerle ilgili sosyolojik araştırmalarından ötürü bilim insanı İsmail Beşikçi bilimsel ve düşün yapıtlarının bedelini yıllarca zindan cezası çekerek ödedi. Düşüncelerinden ödün vermeyen Beşikçi’nin yapıtlarında devlet-ulusun tahribatları geniş geniş analiz ediliyor. Baskın Oran’ın yapıtlarında da Türkiye’nin hâlâ devlet-ulus olması sistemi nasıl tıkadığının analizleri yapılıyor.
Tıkanan devlet-ulusu ayakta tutma uğruna kıyımlar yapmak ve bin yılların emeğiyle oluşan halkların değerlerini asimle yoluyla yok etmek, insanlığa karşı da yapılmış bir suçtur. Tıkanmışlık varsa, çözüm kendi insanına eziyet etmek değil, çağdaş metodlarla demokratikleşme yoluyla çözüm bulmak uygarca bir yöntemdir.
Çokkültürlülük tartışmalarının odağında Kanada toplumu da bulunmaktadır. Hal böyle olunca da çokkültürlü toplum tasarımı için teori üretmek de daha çok Kanadalı akademisyen ve düşünürlere düşmekteydi ve yoğun tartışmalar toplumu biribirlerinin aidiyetsel değerlerine saygı duymayı sağladı. Kanada’nın yaşamış olduğu bu deneyimden kaynaklanan sorunlara getirdikleri çözüm önerileri ile iki akademisyen ön plana çıkarmıştır.
Bunlardan ilki ‘Liberalizm, Cemaat, Kültür ve Çokkültürlü Yurttaşlık’ (1995) kitapları ile bu tartışmaların odağında yer alan Will Kymlicka ve diğeri de geleneksel komüniteryan düşüncenin önemli temsilcilerinden Charles Taylor’dır. Taylor, çokkültürlülük tartışmalarında neredeyse en temel başvuru metinleri arasında gösterebileceğiz ‘Tanınma Politikası’ adlı çalışması ile konunun en önemli savunucuları arasında gösterilmektedir. Burada bu iki isimin çokkültürlülük ve farklılıklar politikası konusunda geliştirdikleri kuramın etkileri büyüktür.
 
 Konfederal devlet modeli
Konfederasyon; çok sayıda özerk bölgenin çatı adı olduğu gibi, bir ülkede ya da bir coğrafyada yaşayan farklı halkların ve etnik grupların değerleriyle, eşit koşullarda iç ve dış egemenliklerini koruyacak bir anlaşmayla oluşturdukları bir devlet modelidir. Farklı halklar aynı devlet çatısı altında gönül ve kader birliği yaptıklarında pratik uygulama, anlaşmaya uygun olarak hukuk devleti olarak hayata geçirilirse somut olarak en iyi bir demokrasiden söz edilebilir. Ancak ‘konfederasyon’un muhtevasına uygun demokratikleşmemesi, demokrasisi işlemeyen sistemlerde olduğu gibi, sorun modelin adında değil uygulanmasında olacaktır.
Konfederasyon; birliğe dahil olmak isteyen komşu halklara açık olduğu gibi, ayrılmak isteyen halkın yerel parlamentosunda alacağı karar kafi gelmektedir. Ancak halkların eşit koşullarda yaşadığı bir konfederal sistemde, bir halkı bölgeden ve dünyadan izole edecek bir ayrılığa hakkı olsa da, çıkarlarına denk düşmediğinden ciddi sebepler olmadan ayrılığı göze alması düşünülemez.
Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan, avukatları aracılığıyla sistemsel olarak tıkanmış Türkiye’ye persfektif olarak ‘Demokratik Konfederalizm’i önerirken Rönesans’ını gerçekleştirmemiş ve demokrasi geleneği olmayan Ortadoğu’da statüko değişmeden demokratikleşmenin mümkün olamayacağı bilinen bir gerçek. Çağımız demokrasi çağı, sivil toplum, devlet reformu, ulus reformu, demokratik toplumsal reform ve yeni bir vatandaşlık bilinci kolay olmassa da, halkların hakkını tanımanın yegane yollarındandır.
Ortadoğu’da nesnel koşullar oluştuğunda, şüphesiz çok farklı halk ve etnik grupların içiçe yaşadığı Türkiye, Afganistan, İran, Irak ve Suriye gibi ülkelerde konfederasyon sistemi, halkların kültürel, siyasal, zanaatsal, tarım ve endüstüriyel açıdan eşit tutulmasını sağlar. Bu bölgesel proje, Ortadoğu’nun zenginliklerini emperyal saldırılardan önleyeceği gibi, halklar arası yüzyıllardır yaratılmış temel çelişkileri ve önyargıları ortadan kaldırırarak bir barış ortamını yaratabilir.
‘Demokratik Konfederalizm’de alt kimlik ya da üst kimlik anlayışları olmadığı gibi sömürgeciliği, ırkcılığı, önyargıları ve halkların inkarını ortadan kaldırabilecek bir çözümdür. Ortadoğu’da sistem bozukluğundan kaynaklı yaşanan savaşlar ve despotik rejimlerin varlığı bölgeyi daima dış müdahalelere açık hale getirdiğinden ötürü, birarada yaşayan farklı halkların fırsat eşitliğine dayanan ve eşit koşullarda birarada yaşamasının formülü demokratik konfederalizm gibi bölgesel özerklik modellerinin hayata geçirilmesi kaçınılmazdır.
Türkiye’de devlet-ulusun aşılmasını isteyen Mehmet Altan gibi aydınların İkinci Cumhuriyet tezlerini tartışmak elbette yararlıdır; fakat köklü çözüm sunamayacağı Fransa vb. ülke örneklerinde görülmüştür. Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne girme çabaları doğal olarak birtakım reformların zorunlu kılınması ve mevcut rejimi tartışmalı duruma getirilmesi önemli bir gelişmedir. İkinci Cumhuriyet tezleri liberalizmi ve merkeziyetçi devlet yapısını savunmak anlamına da gelmektedir. Liberalizm, etik dimansiyonda vahşi piyasa ekonomisi, bireycilik, özgürlük ve tolerans kavramlarını içermektedir. Özgürlük ve tolerans kavramlarına karşı olunmaz; ancak vahşi kapitalizim Avrupa’da ciddi bir sorun haline geldiyse Türkiye’de tarihsel ağır sorunlarının yanısıra çok milletli yapısından ötürü İkinci Cumhuriyet’in yeterli gelmeyeceği sonucu çıkmaktadır.
Konfederalizm, sistemsel olarak kökenleri eskiye dayansa da, modern düşünce bakımından bir bölgede iç içe yaşayan halkların sorunlarını çözmede önemli bir modeldir. Bu açıdan Türkiye’de federasyon isteme fikri konfederasyon isteme fikrine ters düşmemektedir.

Kanada’nın devlet modeli
Çağımızda devlet-ulus yapılanmalarının ezici çoğunlukta olmasından kaynaklı olarak, insanların bağımsız bir devletlerinin olması duygusuna sahip olmaları doğal bir refleks. Tüm kültürel ve bölgesel hakları iade edilse bile, ‘bağımsız olma duygusu’ndan insanları ayırmak kolay olmayacaktır. Fakat yüzyıllardır iç içe yaşamış halkların Kanada ve Quebec modeli gibi bir arada yaşamalarını mümkün kılmak çözümlerden biridir. Kanada’nın Quebec eyaletinde yaşayan ve ayrılarak bağımsız bir devlet kurmak isteyen Fransız kökenlilerin, elde ettikleri haklarla İngiliz kökenli olan Kanada ile aynı devlet çatısı altında yaşamayı tercih etmeleri etnik çatışmayı sonlandırdığı gibi, güçlü ve istikrarlı bir tür federatif Kanada devlet modelini ortaya çıkarmış. Quebec’in BLOK partisi anayasaya göre seçimlerde yüzde 51 oranında oy alırsa, Fransızların (Quebec) ayrılmasına izin verilecek. BLOK şimdiye kadar bu oranı yakalayamadı ve yakalaması da pek önemsenmiyor. Çünkü Kanada’da Fransızca ikinci resmi dil, bölgesel parlementosu, anadilde eğitim, basın-yayın hakkı ve kültürel özgürlüğü var. Hatta Kanada’da Fransızca bilmeyen birisinin bırakın başbakan olmasını, adaylığı bile söz konusu edilmiyor. Ayrıca İngilizlerin yaşadığı bölgelerde de Fransızca ikinci dil, Kanada’da bir devlet dairesini telefonla aradığınızda size sorulacak ilk soru; “Hizmetinizi İngilizce mi yoksa Fransızca mı istiyorsunuz?” biçiminde olur. Aynı durum Quebec bölgesinde de geçerli. Resmi dil Fransızca; fakat İngilizce ikinci dil olarak hayatın her alanında geçerli. İngilizlerin yoğun yaşadığı bölgelerde de Fransızların, Fransızca eğitim veren okulları var. Bu bölgelerde örneğin kablolu TV’ye abone olmak istediğiniz zaman bir tane de Fransız TV almak zorundasınız, Fransızca bilmeseniz bile bu zorunlu! Araştırmalara göre Quebeclilerden Kanada’dan ayrılmak isteyenlerin oranı oldukça az, bundan ötürü BLOK seçimlerde sürekli düşük oy alıyor.
Tüm bu hakların yanısıra Kanada’da bulunan farklı etnik ve göçmen grupları ihtiyaç duyulduğunda istenilen dilden eğitim için sınıf ayrılıyor. Çoğulculuğun diğer adıyla çokkültürlülük Kanada’nın bir anlamda birliğini sağlayan mayası durumundadır. Türkiye tipi merkeziyetçi devlet-ulus ülkelerde çokkültürlülük bölünme fobisinden ötürü savunulması korkutuyor. Oysa bölecek olanın çokkültürlülük değil tekçi ve merkeziyetçi yapıdır. Zira baskı altında tutulmuş farklı halk ve  etnik guruplar özgürlük talebiyle örgütlendiğinde karşılıklı bir çatışma ve kaos ortamı kaçınılmazdır.
Çağımızda bir ülkede yaşayan farklı halk ve etnik gurupların dillerine, inançlarına, ırklarına ve düşüncelerine, kültürlerine saygı duyulmadığı ve önyargılı bakıldığı sürece demokrasi gelişmeyeceği gibi, barış ve huzur ortamının oluşması da mümkün değildir.
Türk Başbakan Recep T. Erdoğan’ın tehditleri ve yapılan saldırılar Kürt Ulusal Hareketi’ni korkutmayı amaçlıyorsa, tüm veriler onun yanıldığını gösteriyor. Yıllardır tek yanlı ateşkes ilan eden PKK’ye karşı Türk ordusu ne Ramazan ayı dinledi nede herhangi bir kutsal günü. Hatırlanacaksa geçen sene PKK Ramazan ayı dolayısıyla saldırılarına ara verdiğini duyurmuştu. Bu süreçte ‘Ramazan ayı’nda Türk ordusu operasyonlarını durumu fırsat bilerek artırdı. Bu operasyonların sonucunda ormanlar yakılmış bayram da on gerillayı katletmişlerdi.
„Kitabımızda özerklik mözerklik yazmaz“ diyen Erdoğan ne denli statükocu olduğunu göstermiş ve ‘açılım’ın aslında bir aldatmaca olduğu net anlaşılmış oldu. Yeşil diktatörlük diye adlandırabileceğimiz bir süreçteyiz. On yıllık iktidarıyla emperyalizmden tam destek alan AKP ve başkanı Türkiye’de bütün kesimleri hizaya getirebilir, ancak otuz yıllık süreç AKP’nin PKK karşısında sonunun Çiller ya da Demirel olması kaçınılmazdır.

Kürt Ulusal Hareketi’nin özerklik gibi uygar dünyanın kabul ettiği bir talebe bile şiddetle karşı geliyorsa başarı şansı zor görünüyor. Kürt halk gerçeğine inkarla yaklaşan devletin uzun yıllar diremeneyeceği kesin, zira PKK’nin uzun süreli halk savaşı stratejisi düşünsel ve kültürel asimlasyonun ağır etkisi altında olan Kürt halkının örgütlenmesini ve aidiyet bilincini yükseltmesini sağladı. Dolaysıyla halka mal olmuş bir ulusal kurtuluş hareketi karşısında devletin işi geçmişten daha da zor. Bu anlamda devlet bir kez daha şiddet ve devlet terörü gücünü gösterse de Kürtlerin en minimal ve masumane hakkı olan özerkliği kabul etmeye yanaşmak zorundadır.

BİTTİ


AYDIN DERE