Ayrıca vergi mükellefiyeti ile vatandaşlık arasında bağlantı kurmak yanlış bir düşüncedir. Bir ülkede vergi ödemede temel kıstas, vatandaş olmak değil, vergiyi doğuran kazanç veya etkinliğin olmasıdır. Bu nedenle, yabancılar da bir ülkede vergi mükellefi statüsüne girer ve vergilerini öderler. "Kürtler için pozitif ayrımcılık yoluyla tümden vergi muaffiyeti isteniyor ve bu da Türkleri dıştalar veya kızdırır“ diye tartışma yürütenler, bu tür söylemlerle, Kürt hareketini ve özerklik düşüncesini karalamak istiyor.
Bir başka yanılgı veya çarpıtma ise, "Kürt bölgeleri sadece yüzde üç oranında vergi ödüyor“ şeklindeki tespite ilişkindir. "Hangi vergilerden söz ediliyor“ ve "bu bölgelerin vergi gelirlerinin düşük olmasının nedenleri nelerdir“ sorularına yanıt verilmeden, sağlıklı bir tartışma yürütelemez.
Ekonomik olarak geri bıraktırılmış, yoksulluğun ve işsizliğin had safhada olduğu yerlerde, vergi miktarları doğal olarak düşük olur. Bu bağlamda, bölgelerin veya yörelerin doğal zenginlik kaynakları ile ekonomik gelişme düzeyleri arasında dengesizliklerin altını çizmek gerekiyor. Bunun için, sadece maden kaynaklarına, elektrik üretimi alanlarına, tarım ve hayvan üretimi potansiyellerine bakmak yeter. Bu zenginliklerden Kürdistan illeri ne kadar yararlanabiliyor? Neden sanayi üretimi Batı'da yoğunlaştı? Türkiye'de gerçekleşen özel ve kamu yatırımlarından Kürtlerin payına düşen ne kadardır? Buna benzer sorular çoğaltılabilir.
Devlet, ekonomi, sanayileşme ve bölgesel kalkınma politikalarında Kürtlere ve onların bölgelerine karşı baştan beri ayrımcılık yapmıştır. Bunun sonucu olarak Kürtler, Türkiye ortalamasının altında bir yoksulluk ve işsizlik yaşıyor. Üretimin, hizmetlerin ve istihdamın düşük olduğu bölgelerde, toplanan vergiler de yok denecek kadar az olur. Aynı şekilde, kazancı olmayan ya da az olan insanların, Türkiye vergi kanunlarına da göre, yasal olarak vergi mükellefiyeti doğmaz. O zaman, Kürtler "az“ vergi ödüyorsa, bunun "sorumlusu“ vergi kanunlarını koyucu olandır, yani devlettir denilebilir.
Türk basınında sürekli olarak, Kürtleri ilgilendiren tüm konularda hakarete varan çarpıtmalar görülüyor. Kürt sorunun çözüm modelleri ve önerileri, Kürtler tarafından on yıllardır dile getirilmesine rağmen, hala "Kürtler ne istiyor“ deniliyor. Özerklik projesi, onun çerçevesi ve içeriği gündeme geldiğinde, bunun üzerine tartışılacağına, tekrar "somut olarak ne istiyorsunuz“ sorusuyla yanıt veriliyor. Oysa, özerklikten daha somut bir çözüm istemi olabilir mi? Özerkliğin biçimi, kapsamı ve sonuçları ise detay yönleridir ve koşullara göre "somutlanır“. Aynı şey, bazı Kürtler "federal çözüm“ talebinde bulunduğunda da yaşanıyor.
Bununla da yetinilmeyip, "Kürtler ne istediğini bilmiyor“ veya "Kürtlerin bilgili olanı varsa gelsin“ gibi düşünceler dile getiriliyor. Vergi konusundaki tartışmalarda da buna benzer bir yaklaşım sözkonusu. Sanki, sadece Kürt sorununa "kafa yoran“ ve "dost“ Türk yazarlar bilgiye ve yorum gücüne sahiptir. Bu kesimlerin Kürtlere yaklaşımını siyasi olarak irdelemek ve tanımlamak mümkün, ama burada uzun yer tutar. Günlük yaşamın diliyle yazacak olursak, bu kesimlerin yaptığına ancak küstahlık (arrogance) ve benmerkezcilik (egocentricm) denir.
Bölgeler ve yöreler, özerk statü kazandığı (de jure) veya yarattığı (de facto) ölçüde, vergi paylaşımı konusu da kaçınılmaz olarak gündeme getirilmek zorundadır. Kürt sorununu çözmek isteyen, vergiler üzerine de düşünce geliştirmek ve tartışmak zorundadır. Ama, şu an Türkiye'de tartışıldığı ve çarpıtıldığı boyutuyla değil! Bugünlerde yapılan ise, ne yazık ki, aynen budur.