Geçen gün Cegerxwîn Kültür Merkezi’nde değerli bir yoldaş ile karşılaşınca ayaküstü sohbet ettik kantinde. Çalışmalar, şu, bu derken sözü Can Dündar’ın Cumhuriyet gazetesinde 4 günlük yazı dizisi olarak yayınladığı “Diyarbakır Rönesansı”na getirdi. Yazı dizisini beraber hazırladığımızı bildiği için şaka ile karışık şunu söyledi: “Biliyor musun? Kendimize güvenimiz geldi. Yıllardır çalışıyoruz ama hep hiçbir şeyi değiştirmediğimiz, yapmadığımız sanrısına düşüyordum. Yazı dizisini okuyunca bir nevi özgüvenimiz geldi. Meğerse ne çok şey değişmiş” dedi. Arkadaşın özgüveni elbet bu yazı dizisi ile gelmedi ya da değişimi ilk defa fark etmedi. Sadece olan bitene bazen dışarıdan birinin gözü ile de bakmanın faydası ve insana aşıladığı “doğru yoldasın” mesajını almanın haklı gururunu yaşıyordu.

Amed, normallik sınırını aşan bir boyutta değişim dönüşüm geçiriyor. Hem iyi hem de kötü yönde. İşbu yazının meramı da biraz bu paralel iki mesele üzerinedir. Olay ve taraflarımız basit: “Bir taraftan kültür-kimlik üzerinden giden mücadele ve diğer taraftan kültürel turizm endüstrisinin hegemonyası ve neoliberalizmin kıskacı...”

Kürt Hareketi’nin yarattığı değişim-dönüşüm

Kürt Özgürlük Hareketi sadece kendini teorik-pratik değişim dönüşüme sokmuyor. Halihazırda milyonları bulan kitlesini de her anlamda mobilize ediyor. Çünkü politika üretiyor. Dağdan ovaya, ovadan metropollere taşıyor. Muazzam bir halk desteği alarak her yerde öncülük ettikleri bu gerçeklik, tüm Kürdistan’ı kuşatmış durumda.
Mesela arkadaşın “varlığıyla özgüven kazandığından” bahsettiği değişimler üzerinden giderek somutlaştıralım bazı şeyleri.  
Bugün Amed sosyo-kültürel, politik, siyasal ve diğer pek çok alanda çok yol aldı. 10 yıl önceye oranla herşey çok değişti. Bugün kentte yer alan iki büyük konservatuar ile sinema, müzik, folklor, modern dans, edebiyat, dil, resim ve tiyatro gibi alanlarda Kürtçe eğitim veriliyor. Ayrıca ‘Sanat Akademisi’ sıfatı ile bir iç dinamik yaratılıyor. Her yılın sonunda onlarca öğrenci, Kürtçe üreterek, yaratarak ve yaşayarak bu kültürel var oluş zincirine eklemleniyor. “Yüksek Kültür”ün bir formu olan opera, Kürtçe eserlerle yeniden üretiliyor. Sinemasını bir alternatif olarak “Dağ Sineması” üzerine kuruyor. Ulus devlet zihniyetinin aşıladığı tüm kolonyalist metalara yavaş yavaş diş biliyor. Türkçe altyazı olmadan filmini üretiyor. Türkiye’de tiyatro seyircisinin en az olduğu dönemde salona en çok seyircinin gittiği yer oluyor. Gündüz eylemde, gece etkinlikte oluyor.
En önemli değişimi kadında yaratıyor. Kadın artık her şeyin takipçisi ve davacısı. Erkek iktidarının bu kadar nefes aldığı Kürdistan coğrafyasında kalıplar çözülüyor. Kendi adına düşünemeyenlerin kendilerini yönetemeyeceklerini biliyorlar. Kenti yönetirken “Kadına saygı yurtseverlik ölçütüdür” kuralını da ciddi direniş gösteren erkeğe kabul ettirdiler. Dağda savaşan kadının mücadelesi evlerin içine girdi. Savaşan güzelleşti.
Kürtçe kreşler ve Eğitim Destek Evleri ile alternatif eğitim için iyi kötü kıvılcımlar çakıldı. Yerel kanalları ile evlere misafir oldu. Kurdî-Der dolup taşıyor. Binlerce insan çıkıyor sınıflardan. Kürtçe eğitim alıyorlar beraber. Kader bu ya! Öğrendiği Kürtçe’yi şimdi mahkeme salonlarında abisi, ablası, arkadaşı için tercümanlık yaparak yaşatıyor. Kürtçe dergi ile dilin entelektüel boyutu yansıtılırken, yaşama dair geri kalan tüm harflerle, baskı makinesinde, özgür bir ülke olmanın hayali ile her gün “Azadiya Welat” diyor inadına. Şimdi de Amed’de kurulacak ve Kürtçe eğitim yapacak üniversite ekleniyor maceraya.
Örnekler uzatılabilir. Temel hedefin ‘zihniyet değişikliği’ olduğu daha pek çok durum var.  
Tabi bunlar olup biterken devlet duruyor mu? Hayır...
Cumhuriyet’in kuruluşundan önce farklı yöntemlerle; sonrasında ise daha farklı “modernize” etme araçları ile Amed hep kıskaçta. Halk bir adım atar, devlet onu tıkamak için on adım... Özellikle faşist dikta rejimi 12 Eylül ve 90 sonrası değişen savaşın şekline göre uygun kıyafetler giydi. Kirli savaş ile 24 Ocak 1980 kararları birleşti. Hal böyle iken, aslında adı konmamış gizli bir var olma savaşı da sürekli cereyan ediyor sokaklara. Görünen kitleselliğin, açık pozisyon mücadelenin yanında bürokratik ve yargı yolu ile Kürt hareketinin tüm kazanımları baltalanmak istendi. Devlet, adına özel savaş konsepti dediği bu yol ile kültürel soykırımı derinleştirdi; başat bir mevzu olarak önümüze koydu. Bunu iliklerime kadar deneyimlemem ise adına “barış süreci” denen zamana denk geldi.

“Barış gelmesin...”

Bildiğiniz üzere Kürt Hareketi büyük bir özgüven ile devleti masaya oturttu. Bir süreç başladı ve ister istemez bir umut doğdu. Pek çok şey yazılıp çizildi. Konuşuldu tüm olasılıklar. Sözü tükettik. Eylem de ortada yok. Devlet yine olduğu yerde ve adım atmıyor. Bu “barış sürecinde” bazı şeyler gözlemlemiştim. Ve açıkçası arkadaşlarla sohbette şaka ile karışık “barışın gelmesinden korkuyorum” yorumları çıkmıştı.
Çünkü inanılmaz bir rehavet gördüm. Özellikle Diyarbakır’da yapılan Ticaret ve Sanayi Odası seçimleri sırasında kentin merkezine asılan “öz sermaye gücü ile barış” afişleri, “Yurtsever İş Adamları“ gibi gruplar yeterince şey anlatıyordu. Büyük bir kesim barışın geldiğine çoktan ikna olmuş ve Erdoğan’ın bölgeye akın akın yatırım yapacağını konuşuyordu. Tüm bunlar olup biterken dünyada örneğine az rastlanır bir afiş kentin en işlek güzergahlarından Ulu Cami ve Hasanpaşa Hanı arasına asılarak “kentsel dönüşüm” müjdesi veriliyordu. Bir cinayetin müjdesi halka arz ediliyordu. Ama gel gör ki, pek tepki almadı. Kimsenin pek umrunda da olmadı. Bu durum başka bir şeyi açığa çıkarıyordu: Biz sürekli siyaset ile uğraşmışız. Aslında sosyal politikalara dair üretimler umrumuzda olmamış. Siyaset işimize de geldiği için her şeyi “süreç”e kurban ederek peşkeş çekmişiz üstüne. Örneğin gerçek anlamda bir yoksulluk politikamızın olmadığı, Kürt hareketinin bu anlamdaki çabasının da anlaşılmadığı, projelerin hayata geçirilmediği, var olan klasik devlet zihniyetinin aşılamadığı belli oldu.
Zorla yerinden ettirilen insanlar, şu an tekrar yerinden edilerek (kabul etmeseler de, mağdurlar belediyenin de ortak olduğunu söylüyor) yoksun ve yoksulluğun döngüsel üreticileri haline getiriliyorlar. Getirildiler. Özerklik projesini tam anlamı ile destekleyecek bir eğitim projesinin olmadığı da ortaya çıktı. O rehavet süreci genel bir kesimde çözülme yaratmakla kalmadı, “Her şey şimdi, asıl mücadele şimdi başlıyor” mesajının da alınmadığını gözler önüne serdi.
Kırklar Dağı üzerinden başlayan ve HES ve gettolaştırmalar ile devam eden süreç, geldi, şehrin ortasındaki stadyumun AVM yapılmasına, Hevsel Bahçeleri’nin bir nevi ortadan kaldırılmasına kadar dayandı. 2001 sonrası AKP ile tam olarak kurumsal kimlik kazanan neoliberalizmin en önemli kozu TOKİ üzerinden Amed’in ruhuna tecavüz planlarını devreye soktu an be an! Bunu nasıl yapıyor derseniz: Kanun ile. Antik Yunan’da ortaya Solon ile çıkan yazılı kural aynen işlendi. “Kanunlar örümcek ağlarına benzer: Güçsüz ve hafif şeyler ona yakalanır. Daha ağır olanlarsa onu parçalayıp geçer.” İşte, belediyelere dair 5393 sayılı kanun devreye sokuldu. Özetle “...eskimeye yüz tutmuş ve emniyetsiz alanlarda dönüşüm projeleri” yetkisi veriyordu bu kanun. İmara açmayı ve kentlerdeki tüm devlet arazilerinin satış yetkisini ele alan TOKİ, böylece güçlendirildi.
Tam da barış ortamının konuşulduğu dönemde değişim-dönüşüm çalışmalarına hız verilmesi ve halkın da olan bitenden pek haberdar olmaması, pek ilgili görünmemesi, sosyal politikalara dair önümüzde çok tartışma olmamasının da dezavantajları ile AKP şimdiden kenti kuşatmış durumda. Bir bilinç yaratılamadı. Belediyeler halkı örgütleyemedi olan biten konusunda. Talay Tepe ve Mastfroş Tepe elden çıktı bile. Baz istasyonu cennetine dönüşen tepe, aynı zamanda kentin en büyük hapishanesinin de yapılacağı yer. İyice ayrışan sınıf farklarına girmiyorum bile.

Yani?

Yanisi ve kısacası şu: Bunalımlı günlerin Amed’i beklediğini düşünüyorum. “Yönetici” arkadaşlarımız ister istemez yer yer bürokrasinin çarkına düşmüşler. Görülen o ki büyük çoğunluk hala bu çarkın pis ve iktidarımsı dişleri arasında. Bürokrasi içimize işlemiş. Pis bulaşmışız. Kendi içimizde ve kurumlarımızda yarattığımız ezber-özenti ilişki biçimleri, alttan alta bir çürüme yaratıyor. Hareketin katalizörü halktır ve yazının girişinde de saydığım bazı şeyler onlar olmadan, gönüllü çabalar içine girmeden başarılması zor şeylerdir. “Halka inmeliyiz” diyen anlayışın daha da yukarıya, atmosfere gönderilerek yok edilmesi lazım.
Modernizm algısı ve hegemonik araçlarla, cemaatlerle kolonize edilişi tam sürat devam eden, her köşesine uyuşturucu enjekte edilmeye çalışılan bir kent; diğer taraftan varoluşunu kendi taşları üzerinde, canı ve tırnakları ile kazıya kazıya bir yere getirip kimlik kazandırılan kent. Hele bu iki “kent” arasında sıkışmış, kafası karışık olan binlerce insan, en trajik sınıfı temsil ediyor. Hal böyle iken basit bir soru ile mevzuyu kapatabiliriz:
Amed için bu saatten sonra ‘sine qua non’ nedir?