Zeki Demirkubuz Kıskanmak ‘ta kadrajı bir duyguya çevirmiş; kıskanma duygusuna. Peki anlatabilmiş mi? O bildiğimiz, yaşadığımız, tattığımız kıskanma meselesini gerçekten bize yakınlaştırabilmiş mi? Kendi açımdan öznel bir değerlendirme yaparaktan hem evet hem hayır derim. Film, duygunun sonuçlarını vermede başarılı olurken, duyguya ruh veren ana karakterden öte diğer karakterlerin Allah’a emanet replikleri ve duygunun tematik işlenişini başarılı bulmadım. Bunda, bir dönem filmi olması, bir uyarlama filmi olması da etkili olabilir...
Az filme dair...
Film, Nahid Sırrı Örik’in ilk romanı (1946) olan Kıskanmak’tan uyarlanmış. Söz konusu roman, 1930’ların Zonguldak’ında geçiyor. İlk defa bu filmle duyduğum romanı okumadığımdan, oradaki karakterlerin işlenişini de bilmiyorum. Haliyle roman-film karşılaştırması yaparaktan sağlam eleştiri getirebileceğim bir film değil. Bu yönünü burada kısaca not edip bırakalım. Zira ben sadece filmi biraz ‘okumak’ istiyorum...
Kıskanma duygusu doğuştan gelmez ama çok çabuk edinilir. Bebeklerde bile temel ihtiyaçların dışında çok erken gözlemlenebilen bir duygudur. Örneğin anne başkasına süt verdiğinde, bebeğin tepkisel dürtülerine şahit olanımız çoktur. Kimyası kuvvetli ve benliğin birinci liginde top koşturan bir histen söz ediyoruz. Bazen davranış bozukluğu da olabiliyor. İnsan doğasının somut çıktılarında genelde kötü sonuçları ile kendini gösteriyor bu duygu. Kötümser ve karanlık anların peşinde koşmaktan hoşlandığı bilinen Demirkubuz, Kıskanmak’ta da bu kavramın hakkını sonuna kadar teslim etmiş, acımamış. Kanımca bir tek işleyişinde sorun var.
Biraz detaylandırmak gerekirse, kıskanma işini bir duvar olarak kabul edersek, filmde sadece sonu itibariyle boyalı, güzel bir duvar var. Ama duvarın yapımında eksik taşlar mevcut, ve yer yer duvara yerleştirilecek tuğlalar olmadığından boyama sanatına gidilmiş.
Kısaca filmin konusundan da bahsetmek gerekirse: Filmin ana karakterleri Seniha (Nergis Öztürk), Mükerrem (Berrak Tüzünataç), Nüshet (Bora Cengiz) ve Halit Bey (Serhat Tutumluer). Kim bunlar peki? Halit, bir mühendis ve Mükerrem’in eşidir. Seniha da Halit’in hem kız kardeşi hem de sığıntısıdır. Nüshet ise zengin bir ailenin şımarık genç oğlanıdır. Mükerrem eşini bu gençle aldatır ve Seniha da bu olayı değerlendirip abisine söyleyerek Nüshet’in ölümüne yol açar. Ve olaylar gelişmeye başlar... Mesele budur ve en önemli detay da Seniha’nın çirkin, istenilmeyen, orta yaşlarda bir hanım, Mükerrem’in ise afet-i devran ve şenlik bir güzelliği olan genç bir kadın olmasıdır.
Karakterlerin işlenişi
1930’larda geçen bir durum hikayesinin karakterlerinin tahlilini yapmanın ilk belirtilerinin giyim-kuşamdan öte, kullanılan dilde görüyoruz. Filmin aslında anlaşılması zor bir dili var. Hele benim gibi, daha Türkçeyi bilmeyen biri o eski Osmanlı Türkçesi içinde nasıl boğuşur, anlatamam. Filmde haliyle bir tek Namık Kemal ve Fuzulî eksik kalıyor. Güzel sözleriyle onlar da filmde yer alsalarmış fena olmayacakmış.
Dil kısmının sorunlu halini en belirgin Mükerrem karakterinde görüyoruz. O kadar ezberci bir tonla konuşmuş ki, yapaylıktan kurtulamamış. Bundan olacak ki, vücut dilini kullanma kısmeti ona düşmüş. 300 Spartalı filminin Leonidas’ı nasıl ki savaşa gitmeden hanımının gazına gelip envai pozisyonlarda seviştirilip ‘haydee brehh’ savaşa sokuluyorsa, Kıskanmak’ta bu görev Mükerrem’e verilmiş. Susup hiç konuşmazsa belki daha çok manidar olacakmış film. Çünkü repliklerinde ruh yok ve size film için konuştuğunu hissettiriyor. Bir oyuncu için bundan kötüsü olamaz herhalde. Güzellik yetmiyor, vitrin gibi durursun.
Mükerrem’in bir diğer sakat noktası, çok zayıf işlenmesidir. Sadece bir kere gördüğü, orta dünyadan fırlamış “görünümlü” bir cumhuriyet evladının kollarına kendisini atması neye yorulmalıdır, anlamıyorum. Filmde onun geçmişine tanık edilmiyoruz. Ancak filmin giriş sahnesindeki bir konuşmasında da, ona “hanımefendi” portresi çiziliyor. Bu, seyirciyi şoke etmeye yönelik, şaşırtma amaçlı bir adımdır. Çünkü ilerleyen sahnelerde o cicili bicili hanım tam bir seks makinesine - üstelik en olmadık biçimde - dönüşüyor. Ünlü bir eşi var, sevilen-sayılan bir aileye mensup ama her gece 2 erkek gelip onu alıyor, bir erkeğin kollarına atıyor, sonra geri götürüyor. Bu ilişki tarzı gerçekten çok ilginç; Dallas’ı bırak, Brezilya dizilerinde Estefanya yenge ile Frederico abimizin bile kalkışmayacağı absürd bir durum. Olamaz demiyorum, elbette olabilir, yalnız karakterin işlenişi çok cılız kalmış ve çabucak oldu bittiye getirilmiş. Rahatsız olduğum yan bu. Çünkü film asıl mesaja bir an önce varmak, okları Seniha’nın üstüne çekmek istiyor.
Seniha da baloda ilk görünen hali ile hayalet-insan arası gezinen ve geçmişine az çok tanıklık ettirildiğimiz asıl karakter. Sessiz, derinden iş yapıyor. Mantıklı davranıyor. Sakinliğini koruyabiliyor. Yüzündeki atmış benzi ve solgunluğu, kalbi ile paralellik gösteriyor ve taviz vermiyor. Bazen yan görüntüden kameraya girince Yüzüklerin Efendisi’nin dişi Smeagol’u olmaktan kurtulamıyor.
Seniha’da da şöyle bir sorun var: Film zaten en baştan bu kadının “çirkinliğine” atıfta bulunuyor. Açılıştaki gece görüntüsünde herkes şık ve makyajlıdır. Bir tek Seniha gariptir. Ve zavallı görünümlüdür. Öyle ki, Nüshet ile Mükerrem’in ilk dansında onlara bakarken hemen arkasında da yaşlı bir kadın onu süzmektedir ve derinden bakıp bir şey söyleyip söylememe arası gidip gelmektedir. O kadının bakışı bile zaten çizimi yapıyor seyircinin algısında. Ama ne oluyor? Bu duruma illa ki sıklıkla vurgu yapılıyor. Bir sahnede Seniha da “ben çirkinim” diyor. Bence böyle bir zorlama, en başarılı karakter gibi duran Seniha’ya bir haksızlıktır.
Seniha, yıllar evvel bir genç ile birlikte olup, bakireliğinden olmuş. O gencin vurdumduymazlığı bir yana, abisinin de olayları öğrenmesi, hayatının asıl trajedik öğesini oluşturmuştur. Ki, Seniha abisine bir yandan hayran, bir yandan da kızgın, öfkeli. Nüshet denen ve filmde övüle övüle bitirilemeyen genç karakteri ile gördüğümüzde, bizi bir gülme alıyor. Dersiniz ki, daha iki dakika önce sünnet masasından kalkıp filme fırlamış. O ne yapay, o ne berbat karakter öyle... Gerçekten duvarda asılı süs olarak görünse belki daha fazla yankı uyandırır. Gereksiz repliklerine zaten katlanılamayacağını anlayan yönetmen, tez elden güzel bir ölüm tattırıyor ona.
Halit Bey ise sakin, az replikle konuşan ve belki de konuşmasından bir şeyler anladığımız tek kişi. Sert tavırları ve düşünceli yapısı ile tavizsiz duran ama eşine de ‘sahip çıkamayan’ bir işkolik.
Filmin şifreleri ve kurgusal işleyişi
Film bizi bir gerilime sokuyor, sokmak istiyor. İlk sahnede okutulan İstiklal Marşı ve arkada duran, akıllara hemen Deniz Baykal’ı getiren altı ok flaması buna bir işaret. Sonraki geriyişler daha çok psikolojik. Kişinin karar mekanizması, ahlak ölçütünün sorgusu, tutku ve arayışların göstergesi filmde önümüze sıkça sunulan başlıca menü. Seçimlerimizde aklımızın yoksa kalbimizin mi sorumlu olduğu sorusu ise kendini Mükerrem üzerinden bize dayatıyor ve sevişme sahneleri en azından bu karakterin cevabını veriyor. Bir sahnede Seniha’nın elinde duran Dostoyevski’nin Suç ve Ceza’sı filmin de koptuğu yerdir. İlerleyişini, hele de sonucuna dair ipuçlarını ısrarla koruyan film her ne kadar sonlarda Seniha’nın mektupları ile açıklığa kavuşsa da, asıl fire verdiği yer bu sahnedir. Biliyoruz ki, artık bir iç muhasebe var. Biliyoruz ki, Raskolnikov da artık filmde.
Yine kıskanma duygusunun nasıl menem bir şey olduğunu ve sonuçlarının ne olduğunu başka dört-beş sahnede sunuyor bize yönetmen; o da sık sık bize gösterilen “ateş”. Odunlar güzel güzel yanıyor ve hafiften küle dönmüşler. Ateş burada semboliktir, kıskanmadan başka bir şey değildir. Kişinin içindeki ateştir. Kül ise bu ateşin etrafındakiler, sonunda düştükleri haldir. Zaten başta Halit Bey olmak üzere, Nüshet, Mükerrem ve diğerleri tek tek kül olup kayboluyor. Ateşleri sönüyor. Ateş hepsini yakıyor.
İlginç ve olabilirliği kuvvetli bir durum da Seniha’ya dair bir ayrıntıda gizli. Seniha’nın ilişkisel bazda çatışmalar yaşamasının bir sebebi de, sadece kendisinin bildiği ve evdeki hizmetçi bir kadının eşine dair olan ayrıntı. O eş, Seniha’nın gençken birlikte olduğu, ‘bekaretini verdiği’ kişidir. Para vermesinden az çok ilişki kurabiliyoruz. Seniha’yı biraz daha kurcalarsak abisine de aşık olduğu gerçeğini çıkartabiliriz. Nüshet’in “anne düşkünlüğünden” sanki buraya gönderme var. Ve yine Seniha’nın yaptığı acımasız planda Mükerrem’i saf dışı bırakması pekala ilginç bir aşk histerisinin de yüzü olabilir.