1895 yılı ‘gerçeklik’ kavramının da sinematik başlangıcı sayılabilir. Çünkü bu sanat doğmak için filizlenmekte ve Lumière Kardeşler (Auguste ve Louis) bu işin öncülüğü için halkı toplamaktaydı. Sinema tarihinin de ilk özel gösterimi/filmi olan Lumière Fabrikasından Çıkan İşçiler’i açık sinemada halka izlettirdiler. Bir tren istasyona yaklaşıyordu. Sadece bu kadar! Ama insanlar o trenin üzerlerine geldiğini zan etti ve yerlerinden kaçıp gittiler.
Sinemanın Sovyet hali ise bambaşka bir ‘gerçeklik’ seyri izledi. Dziga Vertov, Sergei M. Eisenstein gibi isimler Toplumcu Gerçekçilik ekolünü de dayattılar. Eisenstein, 1925’te ilklerle dolu bir sessiz filme imza attı. Beş bölümden oluşan yapıtın adı Potemkin Zırhlısı idi. Filmin ilk bölümü yanılmıyorsam ‘İnsanlar ve Kurtçuklar’ idi. Bir et parçası ve çürümeye yüz tutmuş halinin belirtisi, üzerine sinekler konmuşluğun rahatsız edici tasviri. Sistemin ve iktidarın gemiden çürümeye yüz tuttuğunun anlatımı idi. Gerçekliğin bir başka doğal tasviri yapılmıştı. D.Vertov ise Kinoglaz Manifestosu’nu yazdı. Sinemada kurmacanın bir afyon olduğunu savundu ve ekledi: “Bu kurmacalar, izleyeni/izleyiciyi sarhoş eder, böylece daha sonra bilinçsiz seyirciye çarpıtılmış gerçekleri kabul ettirmek kolaylaşır…”
* * *
Yaklaşık yüz yıl önce bunları söyleyen Vertov, söz konusu ve aynı zamanda meramımız olan In The Time of The Butterflies filmi için, çok ama çok haklı. Bırakın kurmacayı; “çarpıtılmış gerçekler” kısmı ile de tam bir facia. Türkçeye ‘Kelebekler Zamanı’ diye çevirebileceğimiz bu film, alaşağı edilip, değerleri çiğnenmiş toplumsal gerçekçilik ayıbı olmaya aday. İsterseniz biz önce bazı gerçeklerden bahsedelim.
Bilindiği üzere 25 Kasım, Dominik Cumhuriyeti’nde Clandestina Hareketi’nin öncülerinden, Mirabal kardeşler olarak bilinen Patria Mercedes, Minerva Argentina ve Maria Terasa isimli üç kız kardeşin Rafael Leonidas Trujillo diktatörlüğüne karşı yürüttükleri mücadelenin sembolleştiği gündür.
Trujillo diktatörlüğünün Mirabal kardeşlerin kendileri için büyük bir tehlike olduğunu açıklamasının ardından, 25 Kasım 1960’ta, Dominik Cumhuriyeti’nin kuzey bölgesinde, bir uçurumun dibinde üç kadının cesedi bulunur. Bu katliam hükümet yanlısı gazetelerde “araba kazası” olarak yer alır. Mirabal kardeşler siyasal özgürlükler adına kararlılıkla mücadele ettikleri için pek hapsedildiler, işkencelere maruz kaldılar, en sonunda hapishanedeki eşlerini ziyarete gittikleri sırada arabalarından zorla indirilerek tecavüz edildikten sonra işkenceyle katledildiler.
25 Kasım, 1981’de Kolombiya’nın başkenti Bogota’da toplanan Birinci Latin Amerika ve Karayip Kadınlar Kurultayı ve 1999’da Birleşmiş Milletler Genel Kurulu kararlarından bu yana “Kadına Yönelik Şiddete Karşı Mücadele ve Uluslararası Dayanışma Günü” oldu. 25 Kasım, toplumsal cinsiyet eşitsizliğine, ayrımcılığa, ataerkil toplumsal şiddete, aile içi şiddete, savaşa, ırkçılığa ve kadınları, kadın haklarını yok sayan sistemlere karşı kadınların eylem günüdür (Bianet)…
Her 25 Kasım’da anılan Mirabal kardeşler için şiir yazan şairler olduğu gibi, bir romana da konu oldular. Yazar Julia Alvarez, “In the Tıme of The Butterflies” adlı romanında Mirabal kardeşlerin yaşamını anlatır ve onların kelebekler olarak tanınmasına neden olur.
* * *
Şu soruyu öncelikle soralım: Bu filmin hedef kitlesi kim?
Tamamen bu kardeşleri tanımayanlar.
Terslik ta filmin posterinde başlıyor. Popüler kültürün sevgi kelebekleri Salma Hayek ve Marc Anthony ekranı süslüyor. Filmi izlediğimizde ise Marc ağabeyinin 1-2 sahne dışında bir işlevinin olmadığını görüyoruz. O halde posterde asıl eleman olarak ne arar? Filmin özetle şöyle bir girizgahı var:
Kadın mücadelesi anlatılmış. Ama bu mücadele erkek egemen sistemin ölçüleri ve filmde yine yer alan erkek karakterlerin dünyası kadar ilerleyebilmiş. Film ileri sardıkça ortaya çıkan tablo daha da korkunç. Bir kere totalde anti-sistem bir duruş yok. Diktatör Trujillo gelmiş geçmiş en büyük katliamcılardan biri olarak tarihteki yerini alırken, filmde neredeyse babacan bir tablo çizilmiş. Mirabal kardeşlerden mücadeleyi üstlenen karakter koftî bir duruşa sahip. Devrimsel duruşa dair komik, 7’nci dünya sineması bir tanıtımı var. Ana karakter üzerinden yine kadının işlevi de çaktırmadan “çocuk bakmak, kocasını özlemek” vurgusu yapılıyor. “Yoldaşlık” kültürü meğerse bu dönemde henüz icat edilmemiş. Bencil bir devrim tarzı varmış Mirabal sisters’lerde. Film işte bu açılardan kurcalanınca tehlikeleşiyor.
Diktator Trujillo-Mirabal kardeşler arası iletişim ise sanki akraba muhabbeti. El insaf dedirten senaryo akışı bir yerden sonra iyice tatsızlaşıyor. Bir taraftan “ölüm” ve “işkence” vurgusu yapılırken, diğer taraftan da carpe diem yaşam tarzı ön plana çıkıyor. Bu gerçekliğin çarpıtıldığına dair güzel bir örnek yine uzaklardan verilebilir. Vakti zamanında Ana Guadalupe Martinez ile tanışmıştım. Söz konusu kitap Salvador’un Gizli Zindanları idi. Bir savaşçı kadının duruşu ve hapiste yaşadıklarını Güney Amerika’nın 80’li yıllarda estirdiği terör betimlemesi ile veriliyordu.
İşin bir de şu tarafı var. Hollywood’un (Amerika, Popüler Kültür filmleri vs) değişmez bir politikası var: Ne yaparsan yap en sonda kazanan ABD vs. olsun. Law abiding citizen ve Vantage Point dediğim duruma iyi örnek teşkil eden iki film. Buna benzer onlarcasını bulabilirsiniz. Bu gözle de baktığımız zaman, Trujillo’nun ön planda oluşu ve ana karakterlerin neden fonksiyonel bir sakata getirildiği daha bir anlam kazanabilir. Siz ne yaparsanız yapın, biz sizden güçlüyüz mesajı bilinçaltına enjekte edilmesi bir tarafa, yeni nesil için “Bakınız! Mücadele, devrim, başkaldırı falan güzel şey. İnsanlar size hayranlık duyar, dünya da sizi duyar ama işin sonu ölümdür. Bunlar ilgilenecek işler değil. Kulaklarınızı kapatın, dünyanıza dalın ve işlerinize bakın. Biz ne yaptığımızı biliyoruz” perdesi çekiliyor. Son yıllarda isyankar bir neslin de alt dalga olarak belirlediğini iyi bilen egemen zihniyet, sinemada önlem almada gecikmiyor.
Değerli bir savaş ve ödenen bedellerin çarçur edildiği bir film Kelebekler Zamanı… “Kötü zamanlarda” oluşumuza verelim…