Kürt basın kurumlarına yönelik 20 Aralık 2011 tarihinde “KCK” adı altında düzenlenen operasyonlar sonrası haklarında dava açılan 24’ü tutsak 46 gazetecinin yargılandığı davanın 5’inci duruşması, Gezi Parkı direnişini selamlayıp polis baskınlarını ve gazetecilerin gözaltına alınmasını kınayarak başladı.
Savunma yapan gazeteciler kendilerini “gerçeğin peşinde olan gazeteciler” olarak tanımladı. Özgür basının yargılandığına dikkat çeken gazeteciler Mahkeme’ye de “bugün yapılacak olan bu utançtan kurtulmaktır” çağrısında bulundu. Bu yazı yazılırken savunmalar devam ediyordu.
***
Bu ülkede muhalif gazetecilere, siyasetçilere, aydınlara yönelik saldırılar, tehditler, gözaltılar ve tutuklamalar, kimsenin yabancısı olduğu bir konu değil artık. Özgür basın üzerindeki baskılar hiç eksik olmadı. Bu tür uygulamalar günlük yaşamın bir parçası haline geldi.
Görünen o ki; hükümet, toplumu bir bütün olarak kendi siyasal-ideolojik çizgisi doğrultusunda biçimlendirmeye çalışarak tek tip bir toplum yaratmak istiyor. Bunun için de yasakçı, gerici ve sansürcü anlayışını dayatmaya çalışıyor.
Buna paralel olarak Türkiye’de ana akım medya ve basın, sistemin önemli ve güçlü bir kurumudur ve kendi mantalitesince görevi sisteme hizmet etmektir. Düzenin ruhu ticari ilişkilere dayandığı için, medyayı da bundan ayırmak mümkün değildir. Medyanın büyük bölümü ince ayarlarla siyasal iktidara biat edip teslim olmuş durumdadır. Biat etmeyip halka gerçeği yansıtmaya çalışan yayın organları da sürekli kapatılıyor, muhabirleri, yazarları gözaltına alınıp tutuklanıyor. Çünkü halkın gerçekleri öğrenmesinden korkuyorlar. Bu yüzden Gezi eylemi sırasında ve sonrasında da birçok gazeteci gözaltına alındı.
***
Türkiye’de yaşanan basın özgürlüğü sorunu ve gazetecilerin üzerine uygulanan baskılar sadece ulusal düzede değil, uluslararası düzeyde de kamuoyunda yankı bulmaktadır. Bilindiği gibi basın özgürlüğü, Birleşmiş Milletler tarafından İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nde ilan edilen ve birçok ülke tarafından kabul edilen bir haktır. Bu özgürlük yalnızca gazetecilere özgü, onların hak ve hukuklarını koruyan bir kavram olarak algılanmamalı.
Bu hak gazetecilerin, yazarların, düşünenlerin, aydınların haklarını teminat altına almakla kalmayıp, halkın olan bitenlerden haber alma hakkının teminatı olarak kabul edilmelidir.
Oysa Türkiye’de hükümet halihazırdaki yasaları, gazeteciler, aydınlar ve muhalif olan herkesi susturma ve bastırma silahı olarak kullanıyor. Ayrıca gözlemciler, tutuklu gazetecilerin büyük bölümünün Kürt gazeteciler olmasına dikkat çekerek bu durumun Kürt sorununun barışçı çözümüyle bilgi edinme özgürlüğü arasındaki bağı gösterdiğini belirtiyorlar.
Türkiye, hapisteki gazeteci sayısının en yüksek olduğu ülkelerin başında yer alıyor. Bu süreçte demokratikleşme yönünde adımlar atması beklenen ve iktidardaki üçüncü dönemini yaşayan bir hükümet tarafından idare edilmekte olan Türkiye’de, basın özgürlüğüne getirilen bu kısıtlamaları bir çeşit tutarsızlık olarak nitelendirmek mümkün. Türkiye’de basın özgürlüğü, halkın haber alma hakkı, düşünce ve ifade özgürlüğü alanında bir ilerleme sağlamanın yolu, toplumsal muhalefet güçlerinin Toplumla Mücadele Yasası adını verdiği Terörle Mücadele Yasası’nın (TMY) ve özel yetkili Ağır Ceza Mahkemelerinin kaldırılmasından geçiyor. Gerçekten barış, özgürlük ve adaletten söz ediyorsanız mesleklerinden dolayı tutuklu bulunan tüm gazeteciler ve medya çalışanları serbest bırakılmalıdır.
Özgür basın davası
“Üç gazete, beni yüz sancaktan daha çok korkutur” demişti Napolyon bir zamanlar. Bu korku günümüz Türkiye’sindeki yöneticiler için de geçerli. Türkiye’de basın özgürlüğü, düşünce ve ifade özgürlüğü, halkın haber alma hakkını savunan bu “korkutucu” gazetecilerin yargılanması devam ediyor.