Yine puslu, karsız bir Aralık ayındayız. Uzamış sonbahar, gelememiş kış. Sevemedim gitti bu havaları. Buruk bir tat bırakır ağzımda. Ayrılık, yalnızlık, yalnız bırakılmışlık kokar, elimi kaldırasım gelmez, yorgunluk çöker üzerime. Takvim yaprakları bir bir dökülür. 10'u… 11'i… 15'i derken, günler 19 Aralık'a evrilir, yitiririm ben uykuyu. Hele ki, her bilgisayara uzanıp memleketten haberlere baktığımda; hangi Kürt şehrinde, kaç çocuğun, gencin, kadının öldüğü haberini okuyacağım korkusuyla elimin titrediği bu günlerde, katliamı durduramamanın suçunu mevsime, aya yüklerim de iyice nefretim kabarır Aralık ayına.
18 Aralık 2000 akşamıydı; tutsaktım, ölüm orucuna dönüşecek bir açlık grevinin direnişçilerindendim. Her an bir operasyon bekleniyordu hapishanelere. Aklıma yatmayan bir konuyu yoldaşımla konuşmak istedim. O, "Geç oldu, yorgunsun, yarın konuşalım" dedi. O gecenin yarını olmadı! Bas bas bağırarak gelen bir katliamın kurbanlarıydık. Kana doymayan bir canavarın dişlerine takıldı hayatlarımız.
80'lerde çocuk, 90'larda genç olan, bir şekilde devrimcilerle, yurtseverlerle tanışan, devrimcileşen, yurtseverleşen herkesin hikayesi gibidir benim de hikayem. Zulüm ve işkence karşısında direnenlerin yaktığı ateşe -ki belki bir mum alevi kadardı- doğru uçan pervaneler gibiydik. Yanacaktık, yanacağımızı da biliyorduk. Ama başka türlü aydınlığa çıkacağı yoktu bu karanlığın.
15-16 yaşlarındaydım. Bir arkadaşımın ablası üniversitede politik eylemlere katılmış, tutuklanmıştı. Vedat Aydın katledilmiş ve Konya'da katliamı protesto yürüyüşü yapılmıştı. Bizim oralar tutucu, devletçi. Pek sık olmaz böyle şeyler evlerde, olsa da hemen konu değiştirilir, üstü kapatılır. Sağcının çok, solcunun bir elin parmakları kadar olduğu Orta Anadolu şehirlerinden biridir Konya. Vedat Aydın… Kürt… İnsan Hakları Savunucusu… Savaş… Gerilla... Birdenbire kelime dağarcığım altüst olmuştu. Arkadaşımı görmeye gittim. Evde dağıtılmış kitaplar, dergiler… Çoğunu polis almış götürmüş, birkaçı kurtulmuş nasıl olduysa. Yerdeki kitaplardan biri ''Bir Direniş Odağı Metris'' diğeri ''Dörtlerin Gecesi'' idi. Ben ilk böyle karşılaştım Eylül zindanları gerçeğiyle ve hayatım değişti. Ağlamaktan gözlerim şişerek, hayranlıkla karışık bir korkuyla okudum Metris'i. Dörtlerin Gecesi'ni bitiremedim. Benim o çocukluktan yeni sıyrılan genç yüreğim, kaldıramadı okuduklarımı. Elime alıp alıp bıraktım. "Kaldırın da şu zindanın üstünü/ Biri aşmış, biri yakmış kendini/ Hücrem demir, yürek demir, can demir"
İtiraf etmeliyim ki korktum, çok korktum hem de. Bir insanın başka bir insana bu denli zulüm edebileceğini hiç düşünmemiştim. Arka arkaya politik cinayetler, faili meçhuller, kayıplar, katliamlar arasında tek kanaldan çok kanala evrilen televizyonlu dünyamda ''derya içre olup da deryayı bilmeyen balıklar''dan biriydim. Şarkıda dediği gibi "gazeteler yalan yazıyor, radyo televizyon zulmü övüyor“du. Tutuklanan bir abla, iki kitap ve okuduklarım bir farkındalık yarattı bende, antenlerim açıldı. O tutucu şehirde devrimcilerin olduğunu, Kürtlerin bizim köyde bir aile değil bir halk olduğunu, dağda üç beş teröristin değil, gerillanın bulunduğunu şaşkınlıkla öğrendim.
Eylül zindanlarında yaşatılan vahşet, zulüm ve buna karşı olağanüstü direniş, sanırım benim gibi pek çok gencin devrimcileşmesinde büyük rol oynadı. Diyarbakır Zindanı'nda Mazlum'un üç kibrit çöpü değil midir surlarda Zekiye'nin bedenini ateşleyen?
90'ların başı. Benim devrimcileri tanımamla, gözaltına alınmam, işkenceyi kendi bedenimde yaşayıp tutuklanmam bir oldu. Bir nevi hapishanede büyüdüm, büyüdük. 19 Aralık 2000, devletin koyduğu adla ''Hayata Dönüş'', gerçekte ''Hayattan Koparış'' olan operasyona gelene kadar onlarca direniş, katliam, yeniden direniş yaşandı, yaşadım hapishanede. Her birinde cihan parçası, gün yüzlü yoldaşların, dostların ardından "…YAŞIYOR!", "…Hesabını Soracağız!" sloganları attığımız... "Dövüşenler ölenlerin tutmaz yasını" diyerek, gözyaşlarımızı içimize akıttığımız. Bizim cephemizde kahraman, gazetelerde terörist olarak isimleri yazılanlar beraber yemek yediğimiz, güldüğümüz, tartıştığımız hatta bazen kavga ettiğimiz dostlarımızdı. Ve ben bunu galiba en yakıcı şekilde o gecenin ertesinde hissettim. "Yarın konuşuruz" diyen yoldaşım yarını göremedi. Biz bir daha hiç tartışamadık. Okunacak kitaplar listesi yapıyorduk, kitaplarla beraber yandı bir diğeri. Ben ve eminim benim gibi, tesadüfen yaşayan onlarca arkadaşımız için ''Aralık'' uykusuz gecelerin padişahı oldu. Ahmet Arif ustaca yazmış yüreğimdeki sızıyı, ondan iyi yazamazdım. "De be aslan karam yiğit karam / Hangi kalemin yazısı / Zorlu yazısı / Belanda?“
Dışarıdaysa 14-15-16 yaşlarında gencecik kızlar ve erkekler yeni bir türkü mırıldanmaya başladılar. "Saçlarımı al Karadeniz/ hırçın dalgalar kuşansın.“ Geceleri ana babadan gizlice okunan ''Bir Direniş Odağı Metris'', ''Dörtlerin Gecesi'', ''Nar Taneleri'' kitaplarının yanına yeni direniş kitapları eklendi ve pervaneler ateşin başında danslarına devam ettiler.
Dövüşenler, direnenler, tökezleyenler, yalpalayanlar, ölenler, kalanlar hepsi bizim gerçeğimiz. Hepsi bir gerçeği doğrulayan sağlama işlemi gibi. Zulmün olduğu yerde direniş bitmez!