Her yolun, davanın, kavganın sembolleşen kahramanları vardır. Büyük hayallerin peşinde gidenler, cesur yürekli olur, yürekleri kadar efsaneleşirler. Siz de olabilirsiniz, ben de olabilirim. Bir tür varoluş görevi gibi; sanki hayata geliş nedenleri özgürlük arayışçısı olmaktır. Hep onun için yaşarlar. Cesaretleri ve tutkuları onları, bu destansı tarihte sembolleştirirken, anıları hepimize direnme gücü olur. 


Onların hiçbiri kahraman olmaya çalışmamış, yalnızca tarihin omuzlarına yüklediği sorumluluğu yerine getirmişlerdi. İşte onlardan biri, “Ben sıradan biriyim, hepiniz gibi. Tek farkım inancımdır; davama ve özgürlüğe sonuna kadar inanıyorum” derdi. 

Ağustos ayında sıcak ve nemli bir gündü. Öğleye doğru hava daha da ısınmıştı. Gökyüzünde öyle bir sessizlik vardı ki, rüzgarın sesine bile hasret olmuştuk. Derenin kenarında, bir ağacın altına oturmuş, derin bir sohbete dalmıştık. Her an serin bir rüzgar bekler durumdaydık ama pek umut yoktu. Ayağımı dereden akan serin suya daldırdım. Ümitsizce serin rüzgarı bekleyen gözlerim hemen uykuya dalmış. Uyandığımda, yanıbaşımda sessizce tek sıra halinde yürüyen çalışkan karıncalar dışında bir hareketlilik yoktu. 

Uykulu gözlerle etrafa bakınırken, yanımda uyuyan Heval Akif de uyanmıştı. Öyle bir garip bakıyordu ki, gözleri ıslanmıştı. Kötü bir rüya görmüş olmalıydı. Gözlerinin derinliğinde acısını gizleyen biri gibi bakıyordu. Yüreğinde ne kadar acı taşıdığından haberdar değildim. Bir insan yüreğine ne kadar keder, acı ve özlem gömebilir, saklayabilir ki? Oysa onun gözlerinde umut ve mutluluk ışıltısı hiç eksik olmazdı ve o ışıltı bizlere de moral ve coşku verirdi.

Güneş ağır ağır dağların arkasına kendini bırakmaya başlamıştı. Dereden akan soğuk su ile yüzümüzü yıkadık. Tam da kampa doğru hareket etmeye başlamıştık ki silah sesleriyle irkildik. Koşarak kendimizi kampa ulaştırdığımızda karanlık çökmüştü. Kamp komutanı nefes nefese kalmış, telsizle konuşuyordu. Telaş ve panikle bağırmaya başladı: “Hevalno çabuk herkes yerlerine dağılsın, İran karşıdaki tepeye indirme yapmış!” 

Hepimiz birbirimize baktık. Çünkü İran ordusu toplarla kampı vuruyordu ama hiçbir zaman indirme yapmamıştı. Böylesi bir durumla ilk kez karşılaşıyorduk. Bizim grupta Akif, ben ve Şervan daha önce belirlenen yere doğru yürümeye başladık. Akif bize deneyimlerini aktarıyordu. Korkusuz ve kararlı bakışlarıyla bize, “Savaştır; insan ölebilir ama sakın ha düşmanın eline sağ geçmeyin, onları sevindirmeyin” dedi. Ardından belindeki tabancasını çıkarıp bana, “Bu da senin yanında kalsın, eğer gelirlerse kendini koru” dedi. Silahı elime verirken, elimi sıkıca tuttu; sanki son kez görüşüyormuşuz gibi. Güler yüzüyle beni anlımdan öptü. 

Uzun bir süre etrafımıza bakındık; ne bir hareketlilik, ne de silah sesi...  Sanki o gece ölüm sessizliği sarmıştı her tarafı... 

Sessizliğe inat, ay ışığı her tarafı aydınlatıyordu. Beklemekten canımız sıkıldı. Sırtımızı kayaya verip üzerimizde süzülen ay ışığını seyre daldık. Üçümüz de ay ışığının gölgesinde özgürlük nöbetçileri gibi bekliyorduk.

Gökyüzünde yıldızlar kayıyordu. Dağların doruklarında ne İran ordusuna dair bir iz, ne de bir ses vardı. Bizim sesimizin dışında geceye tam bir sessizlik hakimdi. “Zaten bu ay ışığında kim operasyon yapar ki?” diye düşünürken, Mevlana’nın bir şiiri aklıma geldi: 

“Işıklar sönmüşse eğer,

ay ışığını seyret..

Dibi yosun tutan denizlerle ilgilenme,

sen dağları seyret...

Yenik düşüyorsan özlemlerine, aldırma sakın…

Sen kalbindeki o uçsuz bucaksız 

sevgiyi hisset...

...hissettiğin kadar derin ve sonsuz olsun.“

Uzaktan iki kurşun sesi geldi. Bu kampa geri dönme işaretiydi ama biz keyfimizi bozmadık. Yıldızların ve ay ışığının bize vermiş olduğu ilhamla doyumsuz ve derin sohbetimize devam ettik. 

Açık sözlü ve her hissettiğini paylaşan, bir o kadar da gizemli Akif arkadaş, bir şeyler paylaşmak için derin bir iç çekerek anlatmaya başladı: “Çok genç yaşta katıldım. Hep bu dağlarda kaldım. Bu dağlar benim evim gibi... Onlarsız bir yaşamı düşünemiyorum. Şehit düşen her arkadaşın ardından dağlar bile kederli ve hüzünlü oluyor... Benim ülkemde sevincin ve acının mevsimi yoktur. Bazen annemi düşünüyorum. Onun yalnızlığı yüreğimi kaplıyor. O acıyı yüreğimde hissediyorum. Onu rüyamda görürken sanki hep soğuk bir mezar taşına bakıyormuş gibi, pencerede kederli bir göz yolumu bekliyor... Bir yıl önce bir mektup göndermişti. Çok ağır hastaymış ve fazla umut yokmuş. Son dileği ise son bir kez de olsa, beni görmekmiş. İçinde bulunduğum durumdan dolayı, umarım ben ondan önce ölürüm. Anneler evlat acısına dayanır ama evlatlar annesinin yokluğuna dayanamazlar... Ne yapayım ki, özgürlüğü bekleyen hüzünlü vatanım gibi bir tanecik annem var. Vefalı bir çocuk olamadık! Mutlu zamanlar geçiremedik. Acaba bu son arzusunu yerine getirebilecek miyim diye hep düşünüyorum. Sanki tüm sevgimi ona ayırmışım, bir gün doyasıya sarılarak, ‘Ben geldim anne’ diyebilecek miyim? Görmek mutlu ederdi onu... Ama önce Kürdistan’ı özgürleştirelim, değil mi?”  

Hiç kimsenin aklına getirmek istemediği, ertelediği, belki de sessizce düşündüğü bu konuyu Akif arkadaş bize anlatırken, ay ışığının vurduğu yanaklarındaki gözyaşları parlıyordu. Sözlerinde hem sitem hem de özlem vardı. Gözlerini kapatarak, elini havaya doğru kaldırdı; “Sevgi, rüzgar gibidir; hissediyorsun ama göremiyorsun. Güzel anılar gibi hep iyi şeyler hatırlatıyor. Neyse, yeter artık bu kadar duygusallık, haydi kampa dönelim” dedi. 

Kampa döndüğümüzde herkes gülüyordu. Azad heyecanla anlatmaya başladı: “Bizim tepeciler karşıdaki tepede ışık görünce İran ordusu sanmış. Aslında kaçakçılar yüklerini katırlardan indirip araçlara yüklüyorlarmış.” Heyecanlı bir geceyi daha defterimize, “Güvenlik her zaman ciddiye alınmalı” diye not düşerek uykuya daldık.

***

Uzun bir zaman geçmişti. Çocukluğunda ailesinin geçimine yardımcı olmak için tatlı satan ve 1994’te gerilla saflarına katılan Akif (Mehmet Şirin Cebe) tekrar Nusaybin sokaklarına inmişti. 13 Ocak’ta (2013) Nusaybin’de bir eve düzenlenen baskında ele geçmemek için bombayı kendinde patlatarak şehitler kervanına katıldı. Akif’in şehit haberini alan kanser hastası annesi Nasibe, sadece dört gün dayanabildi. Nusaybin’de anne ve kahraman oğlunun cenazesine on binler katıldı. Birbirine söz vermişler gibi, yaşarken ve ölürken de yan yana durdular. Annesi, Akif’i son kez görememişti ama oğlunun fedai ruhu ve mücadelesiyle her zaman gurur duymuştu.

Ay ışığı geceye renk verirken hep seni hatırlayacağım... Güler yüzlü komutan...