Aya özlem dolu bir gülüş bıraktım
Geçiyor ay benden sana doğru...
Dağda ay ışığına bakan ve ateş etrafında oturanları hissederim. Özlemleri su gibi yüreğime akar. Yüreğimde beslediğim neşeli hatıraları ay ışığı gibi ruhumu okşar. Gülüşlerini özler gibi sevmekti. Hasretle gökyüzüne bakıp, uzaklardaki dostların gülüşlerini getirecek rüzgarı, ay ışığını ve dağ kokusunu taşıyan rüzgarı beklerim. Kırık camlar gibi dağılmışsak farklı yerlere, özlemler bizleri birer ışık parçası gibi aydınlatır ve güzelleştirir. Gecenin sessizliğinde yıldızlar kayarken, ben hatıraların geri dönüşümünün müebbetindeyim.
Ziyaretçisini bekleyen
Hüzünlü bir tablo misali
Hasretle bakar pencereye
Mahçup platonik bakışlar
Penceredaşlık sırrını paylaşır
Ay ışığına...
***
Dağın yüreğindeki patikalar sevgi dokur, umut besler, ruhdaş olur. Her yürüyüş başlangıçtır, yeniden doğuş gibi eskiyi geride bırakır. Yürümek ulaşmak, kavuşmaktı. Büyük kavuşmalar ayrılıklarla başlarmış; tıpkı bir ırmağın denize kavuşması gibi düşersin vedalaşamadıklarının peşine. Kavuşma umuduyla bağlandığın patikalarda coşkuyla yürürsün. Yetişmek için dere tepe aşarsın ama yine de ulaşamazsın. Umutsuzca bakakalırsın uzaklara. Tatlı bir sır gibi sakladığın, “eğer uzaklara gidersem, benim için ay ışığına el sallamayı unutma ha! Duygusal zekan gelişir” sözünü hatırlarsın. Ve acıyı, sevginin gölgesi gibi taşırsın aylı gecelerde.
Uzaktakilerle buluşmak için bir kayanın üstüne oturur, ay ışığına gözdaş olur, selam yollardım. O an bir tek bana gülümsediğini ve gülümsedikçe parladığını hissederdim. Karanlıktaki zerre ışık gibi, yüzümün rengini adeta gökkuşağına çevirirdi. Dolunayın geceyi süslediği gecelerde, çay tadında gülüşlü yoldaşa el sallamayı hiç unutmadım.
‘Düşlerimizdeki özgürlük ülkesine aşkla yürümüyorsak, ayaklar neye yarar ki!’ deyip güneşli bir ağustos günü uzun bir yürüyüşe çıktık. Her adım yeni bir günün sırlarına ulaşmak ve çözmek içindi. Uzadıkça uzayan yollarda tepemizdeki güneşin sıcaklığı, serin rüzgara ve soğuk bir suya muhtaç kılıyordu. Yürürken dalarsın. Yollar yoldaşın olur. Yorgunluktan ağzın kurumuşsa, yol kenarında bir pınar olmasını, çimenler üstünde bir ağaçın gövdesine sırtını yaslayıp, esen serin rüzgarın göz kapaklarını usul usul kapatmasını istersin.
Bunun hayali bile adımlarımı yavaşlatıyordu. Bir arkadaş anlatmıştı. Kürdistan’da barajların yapıldığı yerlerde, derelere çağıldayıp akmayan su lal oluyormuş, çiçekler kuruyormuş. Boşaltılan köylerin bahçelerinde yarım yanmış ağaçların dallarına kuşlar halen yuva yapmıyormuş. Ve doğanın asimilasyonu bizim mutsuzluğumuza dönüşüyor.
Hayalimdeki yer gibi olmasa da bir kayalığın gölgesinde mola verdik. Bir soğuk su pınarında serinleniyorduk. Bir arkadaş, cebinden çıkardığı erimiş çikolatayı dondurmak için suya bıraktı. Sonra, on santim büyüklükteki çikolatayı bıçakla onbir kişiye paylaşmaya çalıştı. Ben gülerek, “Çok kalın kesme, yarısını dönüşte yiyelim” deyince, O da, “Zaten doymak için değil, tadını unutmamak için dağıtıyorum. Ama merak etmeyin bir tane yedek var cebimde.”
Biraz azdı ama hiç olmazsa tadı bir süre kalıyordu. Kitapta okuduğum bir karıncanın hikayesini anlattım. “Meraklı adam, bir karıncaya bir yıllık yediği yiyeceğin miktarını sorar. Karınca da, ‘Bir buğday tanesi yerim’ demiş. Adam, karıncanın cevabının doğru olup olmadığını kontrol etmek için onu bir şişeye koyar. Yanına da bir buğday tanesi koyarak hava alacak şekilde şişeyi kapatır. Bir yıl bekler. Şişeyi açtığında karınca buğday tanesinin yarısını yemiş, yarısını da bırakmıştır. Meraklanır. Bunun üzerine karıncaya buğday tanesini tamamen neden yemediğini sorar. Karınca da, ‘Belki beni unutup geri dönmezsin diye, diğer yarısını da ertesi yıla bıraktım’ diye cevap vermiş.” Biz de yokluktan bir karınca kadar doymayı öğrenmiş ve buğday tanesi gibi yarım kalan sevgilere sevdalanıyorduk.
Gece yıldızların ve ay ışığının altında oturmak sonsuz bir keyif ve huzur veriyordu. Ateşin yanında çay eksik. Yatacağım yerde battaniyenin hemen altında davetsiz bir misafir kıvrılmış yatıyordu. Öyle yorgundum ki, kapışacak mecalim yoktu. Karışmadım. İlk kez bir dostluğun sabaha kadar sürmesini istedim. Güneşin doğuşuyla gitmişti. O zaman öğrendim, sadece su içene değil, uyuyana da saldırmıyormuş yılanlar. Arkadaşlara anlattığımda “iyi ki rahat bırakmışsın, yoksa hepimiz uykusuz kalırdık.” Ben de hazırcevaplılıkla, “Zaten sizin rahat uyumanız için yılanla bile uzlaştım. Ama öyle liberal değil, doğal bir tarzda oldu” dedim. Başka bir arkadaş, “Yaptığın zaten pasif savunmaya uyuyor” deyince güldük.
Tekrar yürümeye hazırlanırken, bir karıncanın sırtında ölü bir karıncayı taşıdığını gördüm. Öylece bakakaldım ardından. Derin bir hüzün sardı içimi, ayaklarım tutmaz oldu. “Bir karınca kadar bile olamadık” diyerek, koşup da vedalaşamadığım ve cenaze törenlerinde bulunmadığım arkadaşların gülüşü çöktü yüreğime... Birer ay parçası olan ve gülüşlerine doyamadığımız yoldaşlar; Arjîn’in çay tadındaki gülüşü, Ekin’in gamzeli, Akif’in utangaç ve Hasan’ın içten gülüşü... Özgürlüğe gülüştü.
O’nun özlemi, bir gözyaşı damlasının içinde süzülen ay ışığı gibi yüreğime akıyor. Ve bizler, güneş ve ay ışığına daha yakın olmak için bırakılan izlerde yürümeye devam ediyoruz.
ÖZGÜR PAZARCIK: Özgürlüğe gülüş