Zamanın akışına kapılmışken geçtiğim mekanlardan seçebildiğim silüetleri tanımaya ve anlamaya çalışıyordum. Benliğime bazı karelerin işlemeye başladığını fark ediyorum. Yakıcı savaştan bitkin ve yorgun düşmüş bedenimle kendime doğru yeniden yol almaya başladığım bir anda karşılaştım yalnızlığın akıcı silüeti duruyor karşımda.

Belleğimiz yaşamın her anının karelerini kadrajına kaydedemiyor,  belleğimiz o kadar geniş olmayabiliyor. İşte kameramın kadrajlarına kaydedemediğim ama hiç unutamadığım bir yüz daha.
Yorucu ve bir o kadar da sıcak bir yaz… Kameramla yaşamımdan geçen insanların simalarını kaydetmeye çalıştığım yorucu bir gün. Ama kameram her anı çekemiyor, aciz kalıyor bazı yüzler karşısında. Çalışmamı sonlandırıp arkadaşların yanına ulaştığımda, yorgunlukla birlikte beynim karmaşık sorularının girdabına girmişti bir kere. O anı zorlayacak başka hiçbir şeye hazır değildim belki de. Suya uzandığımda suya yansıyan yalnızlığı hissettim. Herkes bir tarafta oturuyor, biraz uzağımda her yerden bir ses yükseliyor, derin sohbetler sürüyordu.
Sessizlikle dinlenmek isterken, yalnızlığında dinlenen Amara’ya çarpmıştı gözlerim. Bir ağacın gölgesine sessizce oturmuş, elindeki askeri kefiyesiyle uğraşıyordu. Su gibi sessiz, dingin ve yalnız. Ne toprak onunla buluşabiliyordu, ne de hava. O sadece kendi yatağında akıyordu. Tanımadığım ya da yabancısı olduğum bir yüz değildi Amara ama o an neden bu duruşu o kadar beni etkilemişti bilmiyorum. Bazı anlar vardır derler ya insanın anına yaşam ve anlam katan, belki de bu da o anlardan biriydi. Dedim ya yabancısı değildim bu yüzün ama ruhuna da bir o kadar yabancıydım, yalnızlığına yabancı olduğum gibi. Birçok kez aynı kareleri paylaşmıştık bu yaşamda, hep gelip geçmiştik birbirimizin yaşamlarından ve hep zamanlarımızın bir parçasını paylaşmıştık ama yaşamın kendisini paylaşamamıştık. Aynı yollarda yürümemize rağmen sadece yan yana durmuştuk bu yollarda ya da bir merhabayla selamlaşıp geçmiştik. Ama şimdi Amara tüm varlığıyla, benliğiyle sessizce karşımda duruyordu. Öylece dalıyorum ona, bakıyorum sessizce. Konuşsam tüm pişmanlıklar korkuya duracak ya da sessizliğin çözülmeyen dili bozulacak gibi geliyor. ‘’Neden’’ dercesine duruyordu, ‘’Neden sessizlikte gizlenenler anlaşılmıyor, kelimeler ifade etmez insanları ve yaşadıklarını’’ der gibiydi. O an da kelimelerin kifayetsiz kaldığı bir andı ikimiz için. O susuyor, ben sessizliğini izliyorum. Ve ben izledikçe onunla yalnızlığına doğru yürüyorum, onun yalnızlığı oluyorum.
Kaç dakika onu izledim ya da kaç dakika onunla sessizliği zaman ve mekanlardan kopuk kendimizde var ettik bilmiyorum ama orada sadece bir zamanı paylaşmadığımızı biliyorum. Susarak konuşuyorduk ve o anlam oluyordu. Onunla zamandan çaldığımız birkaç merhaba yüklü dakikadan başka daha önce hiç paylaşmamıştım ama şimdi hiçbir söz söylemeden zamanları aşarak bir yalnızlığı, sessizliği paylaşıyordum onunla. O an yaşanmamış ya da yaşanılan zamansız anların pişmanlığını hissetsem de, o birkaç dakikalık duruş, bakış yetmişti bütün zamanların pişmanlığını kendimde silmeme. Kendimi kendimde bulduğumda zaman hala kendi yatağında akmaya devam ediyordu. Konuşmak ve onu kendi sessizliğinden alı koymak istemedim ama bir şeyler söylenmeliydi o an. Bakışlarımız aynı noktada buluştuğunda anlar gibi hafif bir tebessüm etti. Konuşmak zorunda değildik belki ama bir şeyler söylenmeliydi de. Ama şunu da biliyordum o an sessizlikle anlam kazanmıştı ve öyle kalmalıydı. Fakat öyle bir şey söylenmeli ki o sessizliğe yüklenen anlamlara bedel olmalıydı.
Bu düşünceler içerisinde bocalarken yine konuşan Amara oldu. “Sessizliği seviyorum, çünkü kelimeler kendileri olamıyorlar çoğu zaman” diye kelimeleri peşi sıra ustalıkla dizdiğinde benim beynimde yankılanan Orhan Velinin şiiri oldu. “Bilmezdim şarkıların bu kadar güzel, kelimelerinse kifayetsiz olduğunu, bu derde düşmeden önce”. Bu dizeleri ona okuduğumda gülümsüyor yine. ‘’Anlıyorum’’ dediğini duydum sadece. Sözlerini sessizce fısıldamıştı sessizliğe ve ben zor duyabilmiştim. Bense kelimelerin acizliğine uğrayıp, ben de anlıyorum diyorum kendi kendime. Her şey o anda yaşanmıştı ama orada kalmamıştı. Tanımıyordum ama tanınmanın asıl anlamını duyguda bulmuştuk. Kim olduğunu, nereden geldiğini ya da çocukluğunu, yaşanmışlıklarını bilmiyorum. Acılarını ya da düşüncelerini, kırılmışlıklarını, mutluluklarını da bilmiyordum ama sessizliğini biliyordum ve orada en güzel anı paylaşmıştı benimle. O an bende yarattığı sessiz anlamıyla başka gözlerle görmeye başladım Amara’nın bakışlarını. Kameramın kadrajına kaydedemedim o sessiz gülüşü ama benliğimin bir köşesine silinmeyecek bir tebessüm olarak kaydettim. Şimdi belleğimin unutulmayan karelerinden biri. O kumral ve durgun akışıyla bellek albümümün en güzel silüetlerinden.
O andan sonra da buluştu gülüşlerimiz, bakışlarımız ve ellerimiz ve sonrasında ortaklaştırdığımız anlam daha yoğun oldu. Evet, Amara’yı sözcüklerle anlatmak, hele sessizlikle yoğrulmuş bir anlamı kelimelere dökmek ne kadar zor da olsa, anlar vardır sessizliğin diliyle de ifade edilebilir. Kaybolmasın diye yaşananlar tarihin kelimeleri arasında, birkaç kelimeyle de olsa yazmak gerekir bu yüzleri. Ve onun sadece sessizliğini tanıyabildiğim için bir tek sessiz gülüşünü yazabilirim.
Kısa boylu, kumral bir kızdı. Kendisi fiziğini beğenmese de o kumral bakışı onun kusur gördüğü tüm yönlerini gizliyor, çekici kılıyordu duruşunu. Üzerindeki gerilla giysileri ise bu duruşuna ayrı bir güzellik katıyordu.
Hiçbir fotoğrafı ya da karesi yok elimde, sessiz bir bakışı var belleğimde onu da anlatmaya çalıştım. O yine kendi sessizliğinde yarına doğru yol alırken, gülüşünü astım gözlerime. O sessizlikti, bense sessizliğinin o anki parçası sadece.