
KCK Yürütme Konseyi Başkanı Murat Karayılan, Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’la yapılan görüşmelere dikkat çekerek, “Önderliğimiz onların istediği gibi tek taraflı bir çağrı değil, her iki tarafa çağrı anlamına gelen yeni bir Yol Haritası’nı sunabilir” dedi.
KCK Yürütme Konseyi Başkanı Murat Karayılan, ANF’nin sorularını yanıtladı.
İkinci bir BDP-DTK heyetinin İmralı’ya gideceği konusu kamuoyunda sıkça tartışılıyor. Yine aile görüşmelerinin de olacağı söyleniyor. Görüşmeler konusunda önemli bir gelişmenin varlığından bahsetmek mümkün mü?
AKP Hükümeti bu konuda çok planlı bir kamuoyu çalışması yapmakta ve kamuoyunu yönlendirmektedir. Kürt sorunu Türkiye’nin ve bölgenin en ciddi sorunlarından birisidir. Hatta en başta gelenidir. Bu sorunun çözümü artık olmazsa olmaz bir biçimde kendisini dayatmıştır. Fakat bu sorunu çözmek için öncelikle çözüm paradigmasına ulaşmak gerekmektedir; ciddi, tutarlı ve yine siyasal bir iradeye kesinlikle ihtiyaç vardır. Bu sorun, sıradan yaklaşımlarla, tek bir çağrıyla ya da yapılacak birkaç görüşmeyle çözümlenecek bir sorun değildir. Bu sorun, ciddi yaklaşıma ve siyasal bakış açısına dayanan bir proje temelinde çözülebilecek bir sorundur. “Bunların hiçbiri AKP’de yoktur” demiyorum; olabilir. AKP eğer bu konuda karar verirse ve gerçekten pratikte çözümleyici adımlar atarsa, bu sorun elbette ki çözebilecek durumdadır. Ama bunun için yüzeysel yaklaşımları ve egemenlikçi bakış açısını aşması ve öncelikle şiddeti tümüyle bir tarafa bırakarak yeni bir politikayla sürece yaklaşması gerekmektedir.
Bu konuda henüz daha devlet ve hükümet katında ciddiye alınabilecek bir pratik adım atılmadı. Sanki çözüm için her şey yapılmış, gereken ne varsa AKP Hükümeti yerine getirmiş ve sorun sadece İmralı’da Önder Apo’nun açıklamasına kalmıştır, gibi bir hava yansıtılıyor. Yine sanki “BDP veya DTK heyeti İmralı’ya giderse sorun çözülecekmiş” gibi gösteriyorlar. Böyle bir durum yok. Sorun çok ağır ve ciddi bir sorundur. Bu sorunun tümünü bir kerede çözelim de demiyorum. Adım adım ilerlemek gerekiyor. Ama bunun için öncelikle hükümetin, parlamentonun ve devletin yapacağı şeyler vardır. Her şeyden önce Kürt halkı ve yanına gidilerek kendisiyle görüşülen Önderliğimiz üzerinde büyük bir baskı sistemi vardır. Her gün KCK operasyonları, askeri operasyonlar, hava saldırıları ve İmralı’daki tecrit devam ediyorken, yine en son olarak gerçekleşen Paris Katliamı ortadayken, sanki kendilerince her şey yapılmış da, geriye Kürtlerin adım atması kalmış gibi göstermeleri büyük bir çarpıtmadır. Devlet önce sömürgeci baskı ve şiddet sistemini durdurmak zorundadır. Eğer Kürt halkıyla diyalog geliştirilip barış yapılacaksa önce bu ötekileştiren, düşmanlaştıran ve hedefleyen baskı sistemini durdurması gerekmektedir.
Mesela AKP, Paris Katliamı’yla ilgili şimdiye kadar bir şey söyledi mi? Hayır. “İç çatışmadır” dediler ve günlerce bunun propagandasını yaptılar. Ama şimdi ortaya çıktı ki öyle değil; Türkiye kaynaklı bir saldırı olduğu kesinleşmiştir. AKP bunu nasıl izah edecek? Bu olayı gerçekleştiren kişi onlarca kere açık açık Ankara’ya gelmiş, görüşmeler yapmış ve oradan yönlendirildiği açıktır. Açık dolaşmış, kredi kartıyla onlarca kez alış-veriş yapmış; Türkiye’de yapmış, Almanya’da yapmış. Yani gizlenemeyecek bir biçimde Türkiye kaynaklı bir saldırıyla karşı karşıya olduğumuz açıktır. Bu kişi hakkında 25 sayfalık bir dosyayla Başbakan’a bilgi verildiğini bilmekteyiz. Nereye gelmiş, kimlerle görüşmüş, nereye bağlı gibi konuları şu an Başbakan Erdoğan’ın bilmekte olduğunu ben iyi biliyorum. Şimdi bütün bu durumlar netleşmeden ve bir güven ortamı oluşmadan çözüm nasıl gelişecektir?
Kısaca devletin ve hükümetin yapması gerekenler vardır. Bunları hiç yapmadan ve hiçbir adım atmadan tek taraflı olarak Kürt tarafından -hem de bu baskı cenderesi yürürlükteyken- adım atılmasını istemek ne kadar adil bir şeydir? Şimdiye kadar bir devlet heyetinin İmralı’da Önderliğimizle görüşme yapması ve siyasi bir heyetin İmralı’ya gidişi dışında atılmış tek bir olumlu ve güven verecek adım yoktur. Tersine ha bire fırsat kollayıp bizi imha etmeye dönük çabalar gelişmektedir. Dolayısıyla biz bu sürecin samimiyetine dair çok büyük bir kuşku taşımaktayız. Yoğun bir psikolojik atmosfer içerisinde Kürt tarafını baskı altına alma, güçleri içerisinde çelişkiler yaratma, böylece zayıflatarak darbe vurma ve tasfiye etmeyi ön plana çıkaran bir tablo gözükmektedir. Görülen budur; ezme ve tasfiyeyi hedefledikleri görülmektedir.
“Çözüm istiyoruz, bu süreç çözüm sürecidir” diyorlar ama ortada bir çözüm projesi yok. Türkiye Başbakanı her gün konuyla ilgili konuşuyor ama bu sorunu nasıl çözmeyi düşündüğünü izah etmiyor. Çözüm süreci nasıl gelişecek; PKK tasfiye edilerek mi gelişecek, yoksa bir uzlaşma ve ortak noktada buluşma temelinde mi gelişecek; bu nokta net değildir. Bütün çabaları, silah bıraktırmaya dönük herkesi devreye koymaya çalışmaktır. Ama siz hiçbir adım atmadan bunu dayatırsanız, bu, süreci tıkatır. Önceki hükümetler de sürekli “silah bıraksınlar, teslim olsunlar” demişlerdir ama hiçbir sonuç da alamamışlardır. Şimdi de farklı bir üslupla aynı şeyin dayatılması söz konusudur.
Bu ağır ve köklü sorun, ancak karşılıklı ve belli bir güven temelinde ele alınırsa çözülebilinir. Bu belirttiğim hususlar elbette ki önemli hususlardır. Bu hususları dikkate almadan, AKP’nin mevcut sürdürdüğü tarzın ve tutumun sürdürülmesi halinde sürecin ilerlemeyeceği ve tıkanacağı açıktır. Öncelikle Kürt tarafının zayıflatılmasını esas alan yaklaşımlar değil, karşılıklı birbirini anlama temelinde çözüm yaklaşımları gündemleşmek zorundadır. Bu anlamda güven arttırıcı pratik adımlara ihtiyaç vardır. Ama bunlar yapılmadan, bir taraftan saldırılar devam ediyor, öbür taraftan ise BDP baskılanarak hareketle arasına çelişki sokulmaya çalışılıyor; sürekli bastırmayla sonuç alınmak isteniliyor. Böyle yaklaşılırsa biz bu çözüm anlayışının samimiyetine nasıl güvenebiliriz ki?
Şimdi Türkiye Başbakanı, Mardin’e geldi, iki gündür orada konuşuyor. “Silahı gömün” demekte “savaş kolaydır, barış zordur, biz zor olana talibiz”, “silahların susması için çaba harcayacağız”, “silahlar sussun, fikirler konuşsun, siyaset konuşsun” demektedir. Tek başına çıkıyor kürsüye, karşısında duran yok, soru soran yok, kendisi konuşuyor. Peki, silahlar sussun siyaset konuşsun diyorsan neden 8 bin Kürt siyasetçi cezaevine atılmıştır. Neden suçu sadece ve sadece konuşmak olan siyaset yapmak olan, hayatında eline bir bıçak bile almamış binlerce kişi tutukludur. Neden bu kadar belediye başkanı, belediye ve il meclis üyeleri, seçilmiş insan şu anda tutuklu durumdadır. Van Belediye Başkanı ne yaptı da tutuklandı? Ortada bu kadar gerçek varken nasıl silahlar sussun siyaset konuşsun sözüne inanacağız. Kürt halkı kulağa hoş gelen bu sözlere nasıl inanacaktır! Halbuki bu sorunun çözümü için önce kendisinin atması gereken adımlar vardır ve bunlardan hiç bahsetmemektedir. Bir taraftan halkı bize karşı tavır almaya, karşı çıkmaya çağırıyor, öbür taraftan “barış yapacağız” diyor. Güzel ama siz barış için ne yapacaksınız? Bu silahlı mücadele durup dururken başlamadı; bir amacı vardır.
Ortada Kürt milleti sorunu vardır. Devleti ve hükümeti temsilen bu sorunu çözmek için üzerindeki sorumlulukların gereğini yerine getiriyor musun? Eğer getiriyorsan pratik adımları görülmelidir. Pratikte hiçbir temeli olmayan bazı sözleri söylemekle bu iş olmaz. Toplumsal barışın koşullarını yaratmak gerekiyor. Bunun için herkes üzerine düşeni yapmalıdır. Siz üzerinize düşeni yaparsanız biz de üzerimize düşeni yaparız. Burada hükümetin de bizim de yapmamız gerekenler vardır. Ama öncelikle egemen olan gücün, yani devletin ve hükümetin bu konuda atması gereken adımlar vardır.
BDP İmralı’ya gidecek olan heyette kimlerin yer alacağını kamuoyuna duyurdu. Bu konuda bir şey diyor musunuz?
Benim bu konuda diyeceğim bir şey yoktur. Herhangi bir şey söylememe de gerek yoktur. BDP bir iradedir. Kendileri böyle uygun görmüş, böyle belirlemiş; biz saygı duyarız. Hükümetin bu konuda esas aldığı şey BDP’yi bir irade, bir kurum olarak tanımama ve bireyleri esas alma tutumudur. Bu yanlıştır. Bu aynı zamanda BDP’ye inisiyatif tanımama tutumudur. Her şeyi kendi kontrolünde yürütmek isteme olumluya yorumlanamaz. BDP sürece dahil olacaksa kendi belirlediği isimlerle ve kurumsal olarak sürece dahil olmalıdır. Bunun dışında olabilecek yaklaşımları BDP’nin kabul etmeme hakkı vardır. Fakat büyük ihtimalle belirlenen isimler gider. Eğer biraz önce izah ettiğimiz noktalarda Önderlik açısından ikna edici durumlar gelişirse, muhtemelen Önderliğimiz onların istediği gibi tek taraflı bir çağrı değil her iki tarafa çağrı anlamına gelen yeni bir Yol Haritası’nı sunabilir. Önemli olan bunun karşısında hükümetin nasıl tavır alacağı ve ne gibi pratik adımları atacağı hususudur.
Bu konuda herkes şunu bilmeli; biz Kürt tarafı olarak çözüm için yapılması gerekenleri yapıyoruz. Önemli olan AKP Hükümeti’nin ne yapacağıdır. Bu diyalog sürecinin bir çözüm sürecine dönüşmesi ve hakiki bir barışın gelişmesi için Türk devletinin ve hükümetinin tutumu belirleyici olacaktır.
Peki, sorunun gerçekçi çözümü için anayasal bakış açısı nasıl olmalıdır?
Bu ülkenin ve bu Cumhuriyet’in kuruluşunda Kürt halkının büyük katkıları vardır. Çokça söyledikleri Çanakkale’de elbette ki Kürtlerin güçlü katılımı yaşanmış ve şehitler verilmiştir. Cumhuriyet’in kuruluşunda Kürtler kurucu bir öğedir.
Ancak Cumhuriyet’in kuruluşunun ardından, 1924’ten sonra iki kesim dıştalanmıştır: Bu kesimlerden birincisi Kürtlerdir. Kürtler, Cumhuriyet’ten tümden dışlanmışlardır, karşıya alınarak teslim alınması öngörülmüştür. Dıştalanan ikinci kesim ise, mütedeyyin-muhafazakar kesimlerdir. Onlar da dıştalanmışlardır. Cumhuriyet tarihi boyunca mütedeyyin-muhafazakar kesim üvey evlat muamelesi görürken, Kürtler ise ismi bile yasaklanarak, bahsi bile edilmemesi gereken bir varlık olarak telakki edilmiştir.
Bu tarihsel gerçeklikten günümüze geldiğimizde, bugün muhafazakar kesim iktidarda bulunmaktadır. Devlette ve hükümette etkili bir güç haline gelmiştir. Bunda da Kürt Özgürlük Mücadelesi’nin rolü vardır. Bizim mücadelemiz derin devleti, Ergenekon’u ve katı Kemalist bakış açısına dayanan kesimleri başarısız kılmış, yıpratmış, teşhir edilmesine ve iktidardan düşürülmesine zemin sunmuştur. Bundan yararlanan muhafazakar kesim bugün iktidara çok rahat bir biçimde hakim hale gelmiştir. Fakat nankörlük yapılmadan şu bilinmeli ki, bugün gelinen düzeyde Kürt halkının direnişinin yeri fazladır. Bugüne kadar tersine çevrilmiş toplumsal gerçeklik, ayakları üzerine oturtmaya uygun bir zemin oluşmuştur. İnsanları zorla kalıba sokma, kılık kıyafetten, dil ve kültüre kadar tek düze bir tip yaratmak isteyen paradigma sonuçsuz kalmıştır. Gelinen bu aşamada artık kırgınlıkları giderecek gerçek bir toplumsal uzlaşmayı sağlayacak yeni bir bakış açısına ihtiyaç vardır. Bu anlamda toplumsal sözleşmenin diğer bir adı olan Anayasanın bu gerçekliğe oturtulması büyük önem taşımaktadır. Yeni toplumsal sözleşmede Kürtlerin eskisi gibi dışlanması değil, artık yer alması gerekiyor. Ve Türkiye’de yaşayan tüm farklı kesimlere yer veren yeni bir anayasal bakış açısıyla Türkiye toplumu kendini yeniden biçimlendirmek zorundadır. Kimsenin kimseyi dıştalamadığı, farklılıkların zenginlik olarak görüldüğü, uzlaşı içerisinde bir arada yaşamanın zemini böyle geliştirilebilir.
Eğer AKP liderliği gerçekten insani ve vicdani yaklaşıyorsa, Kürt halkının 90 yıldan bu yana çektiği acıları gözeterek soruna yaklaşmalıdır. Biz çözüm perspektifinin Cumhuriyet’in ilk kuruluşunda Meclis tarafından kabul edilen perspektif olduğunu söylüyoruz. Türkiye Cumhuriyeti’nin sınırları içerisinde yaşayan herkesin kardeşçe ve eşitçe yaşaması için 1921 Anayasası temel alınabilir. Ve özellikle 9 Şubat 1922’de Meclis’in 63’e karşı 374 oyla kabul ettiği 20 maddelik Kürt reformu, sorunun çözümünde temel referans alınabilir. Biz bunu söylüyoruz. Eğer AKP samimiyse demagoji yapmadan, 1921 Anayasa taslağını önüne koyup ona göre yeni bir anayasa çerçevesinde Kürt sorununun kalıcı bir biçimde çözümüne dönük adım atarsa biz buna sonuna kadar katkı sunar ve karşılık veririz. Önder Apo bu çerçeveyi esas almaktadır.
Kürtler de bir millettir. Bu milletin millet olmaktan kaynaklı hakları vardır. Bunlar doğal ve insani haklardır. Daha başka bir şey istenilmiyor. Haksızlığa uğramış bu halkın tarihsel süreç içerisinde yoğunlaştırarak ortaya çıkardığı bir önderliği vardır. Bu önderliğin bugün çözüm gücü olma misyonu varsa, onun tecrit altında ve esaret altında tutulması ne ile izah edilecektir? Biz açıkça söylüyoruz; bizi millet olarak tanımayan ve Önder Apo’nun özgürlüğünü hedeflemeyen herhangi bir proje barış getiremez. Bir projenin bu topraklarda toplumsal uzlaşmayı sağlaması için bu iki faktörü eksen alması gerekmektedir. Kürtlerin bir millet olma gerçekliğini ve Önder Apo’nun özgürleşmesi gerektiğini dışlayan, bunu görmeyen ve teğet geçen herhangi bir proje, bu sorunu köklü bir biçimde çözemez ve barışı geliştiremez. AKP bu konuda samimiyse, bu çerçevede yaklaşım geliştirerek sorunun köklü ve kalıcı çözümünün önünü açabilir. Bundan herkes kazanır; Türkiye de kazanır, Kürt halkı da kazanır. Bununla Türkiye parçalanmaz, daha da güç kazanır ve daha da zenginleşir.
Bu süreçte dikkat çeken diğer bir şey ise MHP’nin açıklamaları. Her yaptıkları açıklamada Kürt halkını hedefleyen bir çizgi izleniyor. Siz bu açıklamaları nasıl karşılıyorsunuz?
Şimdi dikkat edilirse biz şuana kadar MHP’ye hiç cevap vermiş değiliz; muhatap almıyoruz. Ama sonuçta o da bu ülkenin bir gerçeğidir ve dayandığı belli bir taban vardır. Fakat kendisine TBMM’deki bir parti değil de “PKK’ye Karşı Mücadele Dairesi” gibi bir görüntü verdiriyor. Evet, bütün açıklamaları Kürt halkına karşı yapılan açıklamalardır. Halbuki sen bir partisin, önce bu ülkenin sorunlarına ilişkin çözüm perspektifin nedir, onu ortaya koyman gerekiyor.
Kürt halkı da bu ülkenin bir gerçeğidir. Kürt sorununu bu halk yaratmamış, TC’nin kuruluşu ardından, egemenlerin yaklaşımıyla bu sorun yaratılmıştır. Başta 1921 Anayasası konulmuş, herkes bunda mutabık olmuş. Ancak Lozan Antlaşması’ndan sonra Kürtlere sırt dönülmüş, verilen sözler tutulmamış. 1924 Anayasası’yla Kürtler inkar edilmiştir. Bu bir haksızlıktır ve sen MHP’li de olsan, milliyetçi de olsan bu haksızlığı gözardı edemezsin; üstünü de kapatamazsın. Kürtler bu haksızlığı kabul etmiyor. Eğer sen bu ülkenin bir partisiysen senin de bu gerçeği görmen gerekiyor. Karşıt da olsan, milliyetçi de olsan bu bir gerçektir. Peki, senin bu soruna çözümün nedir? Ama bırakın çözümü, sürekli Önderliğimize hakaret, Kürt halkına hakaret ve hareketimize hakaret söylemleriyle gündem oluşturmaya çalışmaktadırlar. Biz insafa gelmelerini diliyoruz, başka da söyleyecek bir şey yok. Sömürgeci, faşist ve ırkçı zihniyet olur da bu kadarı olmaz. Yaşadığımız bu çağda böyle bir zihniyetle hiç kimse hiçbir yere varamaz. Bu Türkiye’nin birliğini sağlayan değil, Türkiye’yi parçalayan ve birliğini dinamitleyen bir bakış açısıdır. Bugün MHP’nin Türkiye’nin birliğini savunduğundan bahsetmek mümkün değildir. Bugün Türkiye’nin halklar mozaiğinin nasıl kalıcı bir birliğe dönüşebileceğinin teorisini biz gündeme getiriyoruz. Ama eğer bu kabul edilmezse, işte o zaman birliğin parçalanma olasılığı gündeme gelecektir.
Kısaca ben fazla cevap vermek istemiyorum fakat toplumumuz da, Türkiye toplumu da bunları bilsin. Kürt halkına karşıtlık eksenine dayalı bir siyasal organizasyonun nasıl bir siyasal organizasyon olduğunu varsın kamuoyu belirlesin. Eğer Türkiyeli bir partiyse, bu partinin Türkiye’nin temel sorunlarına dair bir çözüm formülüne sahip olması gerekiyor. Ama bu siyasi bakış açısında böyle bir formül yok; sadece yok etme ve öldürme var. Onu da 90 yıldır yapamadınız, peki bundan sonra ne yapacaksınız? Eğer öldürme derseniz Kürtler de kendini savunabilecek askeri bilgiye, ideolojik-teorik birikime sahip hale gelmiş bir halktır. Kaldı ki zaten 30 yıldır savaşıyorsunuz; buna rağmen yenemediniz. Bu bir gerçektir ve bu temelde bir yaklaşımı geliştirmeleri gerektiği açık ortadadır. Gerçek anlamda Türkiye’yi seven, yurtsever olan tüm kesimlerin öncelikle Kürt sorununu doğru çözmeye yönelmesi gerekmektedir. Aksi takdirde Türkiye geleceğinin Kürt halkının yok edilmesine dayandırılması Türkiye’yi daha büyük felaketlere sürükleyeceği açıkça ortadadır. Bu açıdan ben herkesi bu gerçekleri daha doğru görmeye çağırıyorum.
Geçtiğimiz hafta yaptığınız bir açıklamada yakın geçmişte PKK Yürütme Komitesi ve KCK Yürütme Konseyi toplantılarını yaptığınızı ifade etmiştiniz. Bu toplantılarda sürece ilişkin almış olduğunuz yeni kararlar var mı? Eğer varsa bizimle paylaşmanız mümkün mü?
Bu toplantılarda öncelikle 2012 yılı pratik süreci değerlendirilmiştir. 2012 yılında kat edilen mesafe nedir, ne değildir, yine bu mücadele süreci içerisinde ortaya çıkan yetersizlikler nelerdir; bunlar tespit edilmiştir. Yetersizlik yaşayan ve yetersizliği bilinen kimler ise onlara dönük eleştiriler yapılmış, özeleştiriler alınmıştır. Kısacası yıl pratiğini etraflı bir biçimde değerlendirmeye tabi tutan ve bu temelde önümüzdeki mücadele yılının perspektifini netleştiren bir toplantılar dizisi gerçekleşti. Elbette ki siyasal süreç çok etraflıca değerlendirildi. Çok yönlü bir biçimde bölgenin durumu tartışıldı. Mücadelenin gelip dayandığı süreç ve taşıdığı özellikler etraflıca analize tabi tutuldu. Yine Önderliğimizin, giden DTK heyetiyle yaptığı görüşmenin yansıyan kısımları gündemleşti ve Önderliğin çözüm için her iki tarafın atması gereken adımlar hakkında çizdiği çerçeve-perspektif uygun görüldü. Yani Önderliğin orada çizdiği çerçeve temelindeki bir çözüm modeline hareketimizin açık olacağı ve katılım göstereceği kararlaşması gelişti. Fakat AKP’nin çözüme dair güven vermediği de ortak bir görüş olarak belirlendi.
Yani yönetimimiz, AKP’nin daha çok 2011-2012 süreci içerisinde amaçlarına ulaşamaması, hareketimizi geriletememesi, tersine hareketimizin bir yükselişi kazanması ve Türk devletinin Ortadoğu bölgesinde misyonuna dönük rolünü oynayamaması ile bu konuda belli bir tıkanmayı yaşaması sonucu “çok boyutlu entegre stratejisi” adını verdiği çerçevede İmralı’da Önderliğimizle görüşme sürecini başlattığı tespitini yapmıştır. Samimi, ciddi ve tutarlı bir yaklaşımı görülmemektedir. Toplantımız, AKP’nin bu tutumunun daha çok oyalama, zaman kazanma ve darbe vurmaya dönük bir manevra olduğu yönündeki tespitlerle birlikte, Önderliğimizin süreci çözüme dönüştürmek ve Türk devletini çözüme zorlamak yönünde çabalar sergilediğini belirledi. Önderliğimizin çözüme dönük geliştireceği yeni perspektiflere de açık olacağımızı kararlaştırdı. Bu temelde iki eksen üzerinde bir çalışma perspektifi somutlaştırılmıştır:
l Öncelikle 2013 yılı büyük bir hamle yılı olarak planlanmıştır. Tüm güçlerin yoğun çalışma ve hazırlık içinde oldukları vurgulanarak daha güçlü ve kesin başarıya kilitlenmiş bir düzeyin yakalanması için yapılacakların çerçevesi çizilmiş; ideolojik, siyasi, sosyal, örgütsel ve gerilla alanlarında netleşen bir mücadele perspektifi ve planı somutluk kazanmıştır.
l İkinci eksen olarak da Önderliğin yürüttüğü diyalog süreci eğer gerçekten bir çözüm sürecine dönüşürse, bu çerçevede Önderliğimizin bizlere dönük olabilecek perspektiflerinin de olması halinde buna göre çalışmaların düzenleneceği belirlenmiştir.
Kısaca biz bu konuda netiz. Halkımızın meydanlarda haykırdığı, “direnişe de çözüme de varız” sloganı biçiminde de ifade edilebileceğimiz bir yaklaşımımız söz konusudur.
Hareketimiz Önderliğin arkasındadır demiyoruz; hareketimiz Önderliğimizin hareketidir ve Önderlikle bir bütündür. Elbette ki Önderlikle yürüyecektir. Ancak toplantımız, sürecin köklü bir değişime uğratılması için Önderliğimizin bizzat hareketimizin mensuplarıyla ve temel organlarıyla diyaloga geçme zorunluluğunu da vurgulamıştır. Yani Önderlik devreye girmeden ve çeşitli yerlerde mevzilenmiş bulunan güçlere dönük bizzat ikna çalışmasını yürütmeden öyle bahsedildiği gibi bir sürecin kolay kolay gelişmesi de zordur; hatta mümkünatı yoktur. Bunun için yönetimimiz yapmış olduğu bu tespiti önemli görmektedir.
DENİZ KENDAL / ANF/BEHDİNAN