
Bugün, Kürt tarihinde, hatta diyebiliriz ki insanlık tarihinde bir çığır’ı, yeni bir doğuşu ifade eden PKK’nin, yani Partiya Karkerên Kürdistan’ın 34. doğuş yıldönümü…
34 yıldır kesintisiz bir biçimde özgürlük yürüyüşünü sürdüren PKK, Kürt halkı için yeni bir umudun, yeni bir düşüncenin, yeni bir felsefenin, yeni bir ruh ve yaşam tarzının manifestosu olmuştur.
PKK tam 34 yıldır kutsal bir kavganın sönmeyen bir meşalesi olarak yanmaya devam ediyor. Kürdistan ve Ortadoğu’da her türlü çağdışı düşünce ve yaşam tarzına karşı mücadele ederek bugünlere varan ve bugünden yarını yaratmayı hedefleyen bir hareketin devrimsel adı olmuştur…
Partiya Karkerên Kurdistan bundan 34 yıl önce, 1978’de Diyarbakır’ın Fis Köyü’nde çok gizli bir toplantıyla kuruluşu ilan edildi. Bu tarihte, burada, bu şehirde, bu küçük Kürt köyünde, kimsenin fazla bilmediği, duymadığı bu kasabada Kürtlerin tarihinde yepyeni bir sayfa açılmış oldu. Bu sayfa Kürt umudunun yeniden yeşermesinin, Kürtlerin bir kez daha dirilmesinin, yeni bir hayatın ve düşünce dünyasının altın harflerle üzerine nakşedildiği tertemiz bir sayfaydı.
PKK’nin kurucusu ve Kürt Halk Önderi Başkan Apo, PKK’nin doğuşunu şu sözlerle ifade ediyor:
“…Bir insanlık, bir emek ve yeni bir yaşamın, yeni bir düşüncenin, yeni bir felsefe ve duruşun temsili olarak doğan Özgürlük Hareketi, insanlık var oldukça, yaşam devam ettikçe bir kutup yıldızı gibi hep parlamaya, insanlığın dikkatini çekmeye, yolunu kayıp edenler için kılavuz olmaya devam edecektir...”
PKK, uzun sancılı, zorlu, büyük bir emekle, binlerce kadının, erkeğin, çocuk ve ananın kanı ve gözyaşıyla yoğrulmuş bir mücadele sürecinde Kürt halkını adeta yeniden yaratır. Sadece bu da değil, aynı zamanda büyük bir demokratik devrimi de gerçekleştirir. Bu uzun ve zahmetli mücadele sürecinde yok oluşun eşiğinde olan Kürt halkının dirilişini yeniden sağlar… Siyasal ve ulusal bilince ulaşan, özgürlüğü için canını verebilecek kadar fedai bir halk gerçekliğini yaratır.
Dağlarda binlerce özgürlük fedaisi, zindanlarda direnen on binlerce özgürlük tutsağı, işgalcilere karşı büyük direnen kadınlar, gözlerini savaş ortamında açan ve bugün her birisi bir küçük general gibi özgürlük için bedenlerini siper eden çocuklar ile birlikte kendini bir sistem haline getirir.
PKK, Kürt sorununu uluslararası platforma taşımayı başaran bir hareket olarak da tarihteki yerini alır. Deyim yerindeyse kurtlar sofrasını andıran Ortadoğu gibi bir sahada kendi özgücüne dayanarak tam 34 yılı boyunca siyaset yapma gücünü gösterir. Kürtlerin inkarı ve imhası üzerine varlığını kuran anti-demokratik güçler, her türlü komplo ve oyunu devreye sokarak onu etkisiz hale getirmek ister. Ancak o, duru bir su gibi kendi mecrasında akmaya devam eder. Bazen Fırat gibi deli-dolu kükrer, bazen Dicle gibi nazlıca akar, bazen Kürdistan’ın birçok bölgesinde küçük kanilerin birleşiminden oluşan yeni bir ırmağa dönüşerek coştukça coşar, bazen sert bir rüzgar gibi eser, bazen med-cezir olup denizleri sarsar...
Kısacası o Zap olur, Cudi olur, rüzgar olur, bagizok ve bager olup göğe doğru yükselir. Yüz binlerce, hatta milyonlarca Kürdün hep birlikte “PKK halktır, halk burada” diyerek, köklerini Mezopotamya ve Anadolu topraklarının derinliklerine salar...
Kürdistan Devrimcileri’nden Apocu Hareket’te, Apocu Hareketi’nden PKK’ye doğru devam eden bu maraton koşusunu en iyi kim dile getirebilir? Elbette ki Kürt Halk Önderi Başkan Apo ve tabi ki bu maratonda en önde koşanlar...
Tek kişinden milyonlara
1973 yılında, 23 yaşında bir üniversite öğrencisi olan Abdullah Öcalan öncülüğündeki bir grup arkadaşıyla, Türkiye’nin başkenti Ankara’ya çok yakın olan Çubuk Barajı’nın kıyısında bir toplantı gerçekleştirir.
Mevsim bahar…
Zaman gün ortası…
Hava ağır ve dingin…
Derinliğine çöken bir sessizlik ve emin adımlarla konuklayacakları yere doğru ilerleyen bir grup genç… Korku, tereddüt, heyecan ve mutluluk atmosferinin iç içe yaşandığı bu bahar gününde yapılacak toplantında, Kürdistan tarihinin yeniden yazılacağı kimse bilmez…
Bu tarihi toplantıda Kürdistan Devrimi üzerine uzun tartışmalar yapılır. Burada, bu toplantıda, bu gizli yerde, bu tarihi günde deyim yerindeyse fısıltılar halinde Kürdistan/Kürdistan devrimi/ sosyalizm/ sömürge halkların kurtuluşu gibi son derece ciddi tartışmalar yürütülür. Toplantı gizli ve fısıltı halinde yapılsa da, sonuçta Mezopotamya topraklarına ilk köklü tohumu ekilmiş olur...
Ekilen tohum filize durmuş ve giderek boy vermeye başlamıştı. Toprak, su ve rüzgarın hayat verdiği bu filizlenme dönemi, 1974’e gelindiğinde artık çiçek vermeye başlamıştı.
Henüz yeni filize durmuş, yaşamla yeni tanışmış, hayatın katı kurallarının sonuçlarından bihaber bir avuç genç filizlerini büyütmek için bıkıp usanmadan çalışmışlardı…
Adım adım oluşan grubun nitelik ve özellikleri daha ilk aşamada diğer siyasal yapılardan ciddi farklılıklar içeriyordu. İdeolojide, düşüncede, felsefede, yaşam ve ruhta çok daha farklı olan bu grubun ilk neferlerinden birisi olan Cemil Bayık, bu farklılığı şöyle ifade eder:
“…Grubumuz saf, temiz, fedakar ve inanmış insanlardan oluşuyordu. Ve bizler önce sosyalizmi anlayıp kavradık, sonra ulusallığı, ulusal mücadeleyi ve dolayısıyla Kürdistan’ı tanıdık.”
Kürdistan’a dönüş kararı
Abdullah Öcalan: “…Ankara’da çok küçük bir grupla bir ideolojik çalışmayı sürdürme kararını verdik. Bu ideolojik karar, ülkemiz var, ona döneceğiz, ülkemiz sömürgedir, onun kurtuluşuna yöneleceğiz. Tek olduğumuza, zayıf olduğumuza bakmadan bu tarihi kararı verdik…”
Grup, Ankara Tuzluçayır’daki bir evde, 25 kişinin katıldığı bir toplantıda Kürdistan’a dönüş kararını alır. İlk başta Dîlok, Dêrsim, Elaziz, Riha, Batman ve Serhat bölgelerine gidilir. Gidenler arasında Haki Karer, Ali Haydar Kaytan, Kemal Pir, Mehmet Hayri Durmuş, Cemil Bayık ve Mazlum Doğan var. Dîlok ve çevresi, Dêrsim ve Riha yöresi en kapsamlı gelişmelerin yaşandığı alanlar olur.
Grubun kimliği netleşiyor
1975 yılının sonlarına gelindiğinde, nicelik olarak fazla olmasa da, nitelikleri ve özellikleri itibari ile oldukça güçlü bir çekirdek grup oluşur. Artık bir de adı vardır grubun. Kürdistan tarihinin son 34 yılına damgasını vuracak olan gruba, “Kürdistan Devrimcileri” adı verilir. Bazıları, Abdullah Öcalan’dan esinlenerek “Apocular” diyenler de olur. Bazı yerlerde ise, “UKO’cular, yani Ulusal Kurtuluş Ordusu” olarak da tanınır.
İlk şehit
Kürdistan Devrimcileri’ni zor ve çetin günleri bekliyordu. Zira özgürlüğe giden yol ölüm, işkence, zindan ve gözyaşı ile döşeliydi…
Zalimler tetikte…
Hainler pusuda…
Her köşe başında bir cellat bekleyişte…
Cümle iblis takımı kadeh tokuşturmakta…
Binlerce kem göz onlarda, onların yolunda…
Eller tetikte, ahizeler kulakta, sokak köşeleri gözetlemede…
Çakallar leş peşinde…
Kurtlar puslu havayı beklemekte…
Tilkiler kümese dalamakta…
Ve fazla geçmeden ilk şehidi 1976 yılında Ankara’da verilir. Ankara’nın Tuzluçayır ilçesinde hareketin kuruluş sürecine katılan Ali Doğan Yıldırım şehit düşer.
Kürdistan seferi Başkan Apo:
“…Kürdistan’la ilgili oluşturduğumuz tez ve düşünceler ülke sahasına taşımak son derece önemliydi. Bu düşünceler Kürt halkı ile ete-kemiğe bürünmesi gerekiyordu. Bu nedenle Kürdistan’a giriş yaptık…”
Ülkeye giriş kararı temelinde grubun en seçkin, en gözde ve en bilinçli üyeleri Ankara’dan Kürdistan’a doğru yola çıkarlar. 1977 yılının bahar ayında artık Kürdistan’da il il toplantıların geliştirildiği yıl olur. Öcalan, Ağrı, Kars, Dêrsim, Karakoçan, Amed ve Dîlok’ta toplantılar düzenler. Bu toplantılar grubun giderek siyasi bir harekete dönüştüğünün de göstergesi olur.
Devlet, Kürdistan’a dönüşünden sonra hareketi izlemeye başlar. Telefon tellerinden akan seslerden, tek tek muhbirlerin raporlarından, istihbaratçıların özel takiplerinden oluşan bilgiler devlet katında bir havuzda toplanır.
Ve paşalar ve reisi cumhurlar ve başbakanlar ve en derinlerde gizli plan yapan cellâtlar, “grubun en önde gelenin kellesini” diye ferman çıkartırlar…
Ve 1977’nin 18 Mayısı’nda vurdular onu hainler, cümle iblis takımı, kokuşmuş bedenlerini beş paraya pazarlayan kan tüccarları…
Bir tas çorba, bir kaşık aş ve beş metelik karşılığında kendilerini pazarlayan bir avuç güruh Haki’yi kalleşçe vururlar. Sıkılıp utanmadan, vicdansızca ve haince arkadan hançerlerler…
Haki Karer vurulmuştu. Grubun en gözde, en bilinçli, en emektar ve en çalışkan üyesi kalleşçe vurulmuştu…
Artık kan akmıştı,
can verilmişti,
bir beden yere düşmüştü artık…
Öcalan’ın “gizli ruhum” dediği, Karadeniz’in enternasyonalist devrimcisi Haki Karer Dîlok’ta katledilmişti...
İlk Kongre’ye doğru…
Özgürlük Hareketi’nin öncü kadrolarından Haki Karer’in ölümünden bir yıl sonra, 17 Mayıs 1978’de Hilvan’da Halil Çavgun da benzer biçimde katledilir.
Evet, Halil Çavgun ve ‘Çavuş’ sinsice vurulur 17 Mayıs’ı 18’e Mayıs’a bağlayan gecenin en karanlık zamanında…
Bir tohum daha düşer toprağa,
Bir fidan daha biçilir kalleşçe,
Bir yaşam daha söner kahpe bir pusunun son deminde,
Bir kıvılcım daha düşer bozkırlara,
Ve bir hayat daha biçilir zalimlerin kurşunlarıyla,
bir insanın, bir devrimcinin, bir Kürdün bedeni daha boyanır kızıl kanla…
Bu cinayet, gruba yönelik devlet kaynaklı saldırıların artarak süreceğini gösteren en somut örnek olur. Haki Karer’in anısına başlatılan partileşme adımı, bir intikam eylemi ile tamamlanır…
Şüphesiz Hilvan’da Halil Çavgun’un katledilmesi olayı ile işin sadece bir intikam eylemi ile yürütülemeyeceği, karşıdaki gücün bir sosyal kesimi ifade ettiği görülmüştü. Bu durum silahlı çatışma düzeyini değişik alanlara da yayılır ve giderek gelişimine yol açar. Buna Özgürlük Hareketi’nin de böyle bir direniş mücadelesi içine girme durumu eklenir. Özgürlük hareketi kuruluşuna böyle gidilir…
Fis Köyü’nde yazılan tarih...
Haki Karer’in öldürülmesi, örgütlenmeyi kalıcılaştırma anlamına gelen partileşme kararının verilmesine yol açar. O tarihten sonra ve 1978 yılının tümü yoğun bir çalışma, ama aynı zamanda mücadele ile geçer. Bir yandan da reformist ve sosyal şoven gruplarla Kürdistan’daki feodal yapılanmalarla büyük bir mücadele yürütülür.
Tüm bu hazırlıklar sonucunda 1978’in 27 Kasımı’nda Amed’in Lice İlçesi’ne bağlı Fis Köyü’nde İsmet Zoğurlu’nun evinde Abdullah Öcalan’ın başkanlığında 23 kişinin katıldığı bir toplantıda 1. Kongre yapılır ve Parti, yani Partiya Karkerên Kurdistan’ın kuruluşu ilan edilir.
Hilvan-Siverek Direnişi
PKK, daha ilk yıllarında oldukça önemli tarihsel gelişmeleri sağlar. Adeta her şeyi sıfırdan başlar ve bu nedenle attığı her adım Kürdistan tarihinde bir ilk olarak yaşam bulur. Bu tarihi adımlar 1978-1980 yılları arasında çok daha derin bir biçimde yaşanır... 27 Kasım 1978 tarihinde yapılan PKK Kuruluş Kongresi, bu döneminin en güçlü adımlarından birisi olur.
Hilvan-Siverek direnişi bu tarihi adımlardan birisi olur.
Evet, Kürtler burada, Özgürlük Hareketi’nin şahsında feodal ve sömürgeciliğin en çok derinleştiği önce Hilvan’da sonra da Siverek’te ilk silahlı mücadele adımını atar. Bu ilk devrimci silahlı mücadele, ulusal kurtuluş kavgasında halk savaşının başlangıcını oluşturur. Başta Halil ÇAVGUN, Salih KANDAL ve Cuma TAK olmak üzere onlarca devrimcinin direnişiyle gelişen bu mücadele, geniş halk kitlelerini kitleler halinde devrime çekerek, hareketi yaygın bir halk hareketi haline getirir.
Hilvan ve Siverek direnişi başta Riha ve çevresi olmak üzere tüm Kürdistan’ı etkiler… Hareket kadrolaşarak gelişir. Denilebilir ki hareket, Hilvan ve Siverek direnişi ile partileşmiş olur. 30 Temmuz 1979’da Kırbaşı köyünde Bucak’a karşı gerçekleştirilen eylemle Siverek direnişinin startını veren Özgürlük Hareketi, nasıl ki Hilvan direnişiyle partileştiyse, Siverek direnişiyle de ulusallaşma yolunda önemli bir adım atmış olur.
12 Eylül ve Amed zindan direnişi…
1980’in güz ayı… Kara bir bulut dolaşır Kürdistan semalarında…
Kılıçların, ölüm kusan silahların, hançer ve tüfeklerin ve demir ökçenin ayak sesi yükselir Mezopotamya topraklarında…
Ve bir avuç general, birkaç rütbeli faşist general, bir grup yeminli Kürt düşmanı subay, darbe kararını alır ve bu kararlarını 12 Eylül 1980 tarihinde gerçekleştireler…
12 Eylül darbesi karanlık bir dönemin başlangıcı olduğu kadar, Kürdistan devrimcileri, yani Özgürlük Hareketi için de oldukça önemli bir sürecin başlangıcı olur.
PKK, askeri darbeyi büyük bir taktikle boşa çıkartma kararına ulaşır. Yani darbe karşısında önce güçlerini toparlama, geri çekip eğitimini derinleştirme, ardından ise yeniden ülkeye dönüş taktiğini izler
12 Eylül darbesinden sonra, Kürdistan adeta yeniden köy köy, mahalle mahalle, şehir şehir işgal edilir. Kürtler adına ne kadar kutsal ve saygı gösterilmesi gereken değerler varsa ve bunların bir daha asla yeşermemesi, bir daha Kürt halkının özgürlükten ve hatta kendi öz benliğinden bahsetmemesi için ne gerekiyorsa o yapılır…
Bunun için Kürt halkının öncüleri, militanları, sempatizanları en ağır işkencelere tabi tutulurlar… İşkence tezgahlarından geçirilen bu insanlar zindanlara doldurulurlar. Amaç, bu öncüleri, bu yurtsever ve militanları kendi öz benliklerinden, kendi varlıklarından vazgeçirmekti. Eğer amaçlanan bu plan, Amed zindanında başarılabilseydi Kürtlerin bir daha onur ve özgürlüğünden bahsetmesi mümkün olmayacaktı. Amed’de uygulanan zulmün, işkencenin, akıl almaz vahşetin nedeni işte burada yatmaktaydı.
Esat Oktay Yıldıran celladı şöyle der:
‘Her şeyden vazgeçeceksiniz: Dilinizden, belleğinizden, kültürünüzden, hatta ruh ve düşüncelerinizden, daha açık bir ifadeyle Kürtlüğünüzden vazgeçeceksiniz. Yoksa hiç biriniz, evet hiç biriniz buradan, bu cehennemden kurtulamazsınız!
Ve Amed zindanı bir mezbahaya dönüştürülür bu cellat tarafından. İşkencenin en katmerlisi, zulmün en yoğunlaşmışı uygulanır, suçun en büyüğü işlenir. Kürtlük, insanlık ve sosyalizm adına ne varsa hepsi ayaklar altına alınmak istenir. Bunun için Özgürlük Hareketi kimliğini taşıyan tutsaklar günlerce, aylarca, yıllarca en ağır işkencelerden geçirilir. Kısacası Amed zindanında tutsakların şahsında insanlığın teslim alınması için ne gerekiyorsa o yapılır…
Bu işkencelere, bu insanlık dışı uygulamalara, bu ihanet ve teslim alma çabasına; Mazlum Doğan kendini feda ederek, dörtler bedenlerini ateşe vererek, M.Hayri Durmuş, Kemal Pir, Akif Yılmaz ve Ali Çiçek ruhlarını katı yaparak “dur” derler. Amed zindan direnişi bu beden, bu fedailik, bu ruh üzerinde inşa edilerek adım adım görkemli bir aşamaya varılır…
Çağdaş Kawa Mazlum Doğan
Tarih yaprakları Mart ayını gösteriyordu… PKK Merkez Komite üyelerinden Mazlum Doğan, Amed Zindanı’ndaki baskı ve zulümü, dolayısıyla binlerce Kürt gencin kanına giren 12 Eylül diktatörlüğünü protesto etmek amacıyla, 1982 yılında 20 Mart’ı 21 Mart’a bağlayan gecede üç kibrit çöpünü Newroz ateşi olarak yakarak kendini feda eder.
“Çağdaş Kawa” olarak Newroz’un simgesi haline gelen Mazlum Doğan, Pir Sultan’ın, Hallac-ı Mansur’un, Nesimi’nin ve Seyid Rıza’nın direniş geleneğini de sürdürmüştür…
Çünkü 12 Eylül diktatörlüğüne karşı bedenini feda etmekle bir halkın kaderini değiştirmiştir. İnsan için en kutsal olan şey yaşamdır. İşte Mazlum en kutsal değerini, yani yaşamını, yani o gencecik bedenini zalimlere karşı Newrozlaştırır…
Dörtlerin ateşle dansı
Mayıs ayı… Kürtlerin mücadele tarihinde önemli olayların yaşandığı bir aydır…
Birçok acı olayının iç içe yaşandığı bir ay… Kürtlerin tarihinde önemli izdüşümleri olan bir ay… Ne var ki, Mayıs ayındaki sıcaklık, göğe yükselen bin bir çeşit koku ve hayatı güzelleştiren rengin doğada yarattığı devinimler ve canlılık zindanlara yansımaz… Hele hele Amed 5 Nolu Zindanı’na hiç yansımaz…
Burası bir cehennemdi, bir temerküz kampıydı… Hayatın, genç yaşamların bir anda sönüp sessizce gömüldükleri bir mezarlığı andırıyordu… Burada zulüm vardı, işkence vardı, baskı ve vahşet vardı. Burada, bu zindanda Kürtler hunharca, vahşice ve kalleşçe vuruluyor, öldürülüyor ve cansız bedenleri sessizce alınıp tabutlara konuluyordu…
Burada Kürt gençlerinin kafaları parçalanıyor, ruhları eziliyor, kemikleri kırılıyor, düşünceleri cellatların sofralarında yem olarak kullanılmak için ne gerekiyorsa o yapılıyordu…
Vahşetin kol gezdiği bu karanlık dehlizde Kürt kadınlarının onuruyla oynanıyor, namuslarına el atılıyor, saçlarından tutulup yerlerde sürükleniyordu. Evet, burada Kürt kadınları, Kürt çocukları, Kürt gençleri ve her yaştan Kürtler, Türk barbarlarının zulmü altında inim inim inliyorlardı…
İşte “dörtler” diye tabir edilen Ferhat Kurtay, Mahmut Zengin, Eşref Anyık ve Necmi Öner bu vahşeti, Kürtlere yapılan bu zulmü, Kürt kadınlarına, Kürt çocuklarına ve gençlerine karşı işlenen bu suçları protesto etmek ve sömürgeciliğe teslim olmamak için, 1982 yılının 18 Mayısı’nda bedenlerini ateşe vererek yaşamlarına son verirler.
“Yaşamak güzeldir. Ama yaşamın onurlu olanı daha güzeldir.” Buydu dörtlerin felsefesi… Bu felsefenin gereklerini de bedenlerini ateşe vererek, yerine getirmişlerdi.
14 Temmuz ve çelikten barikat
Dörtlerin ateşi Amed zindanındaki zulmün son bulmasını yetmez. Teslimiyet ve ihanet daha katmerli bir biçimde dayatılır.
Bu kez Hayri Durmuş, Kemal Pir, Ali Çiçek ve Akif Yılmaz sahneye çıkar. “Bu zulüm bitmedikçe, bu vahşet son bulmadıkça, bu ihanete “dur” denilmedikçe direnişimiz, teslimiyet ve ihanete karşı kinimiz, öfke ve haykırışımız yükselmeye devam edecektir” diyen bu dört özge can, 14 Temmuz direniş destanını yazar. Mehmet Hayri Durmuş, 14 Temmuz ölüm orucu destanını arkadaşlarına ‘başardık, başardık, 6 kişiyle başardık’ biçiminde büyük bir heyecanla anlatır.
14 Temmuz direnişi, 12 Eylül askeri darbeye karşı oluşturulan çelikten bir barikattır. Bu barikatla Kürtlerin onuru, namusu ve şerefi kurtarılmış, düşmanın Kürtleri yok etme ve imha etme politikası önemli oranda boşa çıkartır…
14 temmuz direnişi; bir avuç direnişçinin insanlık tarihini yeniden yazma öyküsü, Kürtlerin özgürlüğe olan sevdası, Özgürlük Hareketi’nin tarih sahnesine çıkıp, insanlık adına dobra dobra konuşmanın dile gelişidir…
14 Temmuz direnişi, Kürt halkına, ‘Özgücüne güven, iradene sarıl, mücadele et, en zor koşullarda bile başarabilirsin’ seslenişinin tarihe altın harflerle yazılışıdır. DEVAM EDECEK
FUAT KAV