Dış bir müdahaleye maruz kalmadan kendi kendini yönetebilmesi, kendi topluluğunun yaşamını sürdürebilmesi için ihtiyaç duyduğu emtiayı üretebilmesi ve bu üretimin araç ve ilişkilerini yaratabilmesi bir topluluğun, bir halkın özgürleşmesinin genel tanımı olarak ortaya konabilir. Kendi ürettikleriyle kendi ihtiyaçlarını karşılayamıyorsa, ihtiyacından fazla üretim yaparak elde ettiği emtiayı başka halk veya topluluklarla değiş tokuş ederek üretemediği ihtiyaçlarını karşılama yoluna gider. Tarihsel ve kültürel bir zenginliğe sahip olmak, güçlü sanatsal üretimler gerçekleştirmek gibi manevi üretimler ise bir uygarlığa öncülük etme nosyonu olarak görev görmekte ve bir yaşamsal ihtiyacı karşılamaktan ziyade bir prestij unsuru olarak motive olmakta ve uluslar arası ilişkilerde manevi bir egemenlik tesis etmektedir.

Bugün özgür ve bağımsız toplulukların ifadesi olarak ulus devlet biçiminde örgütlenmiş yapılar işaret edilmektedir. Özgür olmayan topluluklar ise bir ulus devlete sahip olmayan, üretim araçları ve ilişkileri üzerinde tasarruf hakkını dışarıdan gelen bir sömürgeci güce kaptırmış olan topluluklardır. Britanya, Fransa, İspanya, Türkiye, İsrail gibi topluluklar bir ulus devlet sahibi olmalarından ötürü özgür topluluklar olarak tanımlanırken, İrlandalılar, İskoçlar, Kürtler, Filistinliler egemenlik hakları bu ulus devletler tarafından ellerinden zorla alınmış bir ulus devlete sahip olmayan dolayısıyla da özgür olmayan topluluklar olarak tanımlanan halklardan bazılarıdır. 

Yukarıdaki tanımlama ve tespitlerden hareket edildiğinde sınırları belli bir coğrafi alan üzerinde kendi kendini yönetebilen ve gerçekleştirdiği üretimle ihtiyaçlarını karşılayabilen topluluklar olarak tanımlandığında Kürdistan’ın güneyi özgür bir topluluk olarak kendini var etmiş görünmektedir. Her ne kadar uluslar arası hukukta Irak devletinin bir parçası olarak gözükmekte ise de “ Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi” gibi bir siyasi statü ve fiili bir bağımsızlığın sahibi konumundadır. Kendi egemenlik alanı olan coğrafyada kendi kendini yönetebilmekte ve ürettiği petrolü satarak ihtiyaçlarını karşılayabilmektedir. Yani aslında klasik bir ulus devletin sahip olduğu tüm statü ve olanaklara sahiptir.

Buna mukabil Kürdistan’ın diğer parçalarında bu ulus devlet “kazanımı!”söz konusu değildir. Rojava büyük bir bedel ve direnişle sömürgeci etkiyi kırmış, kendini yönetmenin olanaklarını ortaya çıkarmış üretim araçları ve ilişkileri üzerinde bir denetim sağlamış ve kendi ihtiyaçlarının önemli bir bölümünü sağlayacak bir duruma gelmiş olsa da hem uluslar arası hukuk anlamında bir statü kazanmamış hem de elde etiği kazanımlara yönelmiş çıkarlar üzerine kurulu bir uluslar arası ilişkiler dengesinin yarattığı tehlike sürmektedir. Doğu Kürdistan’da ise Kürtler çok daha ağır bir baskı ve zulüm altında bir özgürleşme mücadelesi vermeye çalışmaktadırlar.  Hem coğrafi büyüklük hem de siyasal ve askeri güç anlamında Kürdistan özgürlük mücadelesinde öncülük rolü üstlenen Kuzey Kürdistan’da ise sömürgeci güç müzakere masasına oturtulmuş olsa bile henüz bu parçadaki Kürtler kendi kendilerini yönetecek bir mekanizmaya, üretim araçları ve ilişkileri üzerinde bir denetime sahip değillerdir. Seçimler yoluyla legal yöntemle kazanılan yerel yönetimler ve halk meclisleri şeklinde kurulan fakat henüz özyönetimi gerçekleştirecek ciddi bir güce henüz ulaşamayan yapılar kuzey Kürdistan’daki kazanımlardan bazılarıdır. 

Burada sorulacak asıl soru ve bu yazının esasını teşkil eden husus şudur. Güney Kürdistan’daki kazanımlar, statü ve ortaya çıkarılan yeni Kürt kişiliği mi Kürdistan özgürlük mücadelesini ve özgür Kürdü temsil etmektedir yoksa diğer parçalarda bir ulus devlet bağlamında kazanıma dönüşmemiş ancak büyük bir muazzam ideolojik, siyasal, kültürel ve askeri mücadelenin sürdüğü ve ulus devlet kazanımlarına sahip olmayan Kürtlük ve mücadele mi temsil etmektedir. Bu sorunun cevabını gelecek yazıda vermeye ve açmaya çalışacağım.