Kandıra Cezaevi’nde 50 gündür açlık grevinde olan DBP Eşbaşkanı Sebahat Tuncel: Önümüz Mart; 8 Mart’tan Newroz’a, 31 Mart yerel seçimlerine kadar yoğun bir süreç bizi bekliyor.  Şimdi özgürlük halayını büyütme zamanıdır.

DUYGU EROL

Kandıra Cezaevi’nde rehin tutulan Demokratik Bölgeler Partisi (DBP) Eşbaşkanı Sebahat Tuncel, kadınlara açlık grevi direnişlerini sahiplenme çağrısında bulundu.

Demokratik Bölgeler Partisi (DBP) Eşbaşkanı Sebahat Tuncel, 50 gündür süresiz-dönüşümsüz açlık grevinde. Tuncel, rehin tutulduğu hücresinde gazetemizin yazılı sorularını yanıtladı.

8 Mart yaklaşırken her yıl kadınlar yeni mücadele yöntemleri ve direnişlerle 8 Mart’ı karşılıyor. Bu 8 Mart’ta özellikle kadınların cezaevlerinde başlattığı direniş ne anlam ifade ediyor? 

8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü, direnişin ve mücadelenin günüdür. Dokuma işçisi kadınlar tarafından “Eşit işe eşit ücret talebi” ile başlayan ve 100’den fazla kadının ölmesi anısına adanmış olan bu direniş günü, her yıl kadınların eşitlik, özgürlük, barış, demokrasi talepleri ile güncellenerek devam ediyor. Kadınlar, her 8 Mart’ta patriarkal-kapitalist düzene; kadına yönelik her türlü ayrımcılığa, sömürüye, şiddete, tacize, tecavüze, hak ve özgürlüklerin gaspına, savaşa karşı verilen mücadeleyi sokaklara çıkarak daha da görünür kılmakta, kadın dayanışmasını güçlendirmektedir.

Bizler bu 8 Mart’ı da zindanda karşılıyoruz. Belki sokaklarda olmayacağız ama havalandırmalarımızda sokağa çıkan kadınların sloganlarına, şarkılarına, halaylarına eşlik edeceğiz. Üstelik Sevgili Leyla Güven arkadaşımızın yaktığı direniş meşalesi etrafında kenetlenenler olarak bu yıl 8 Mart’ı daha bir moralle, coşkuyla karşılıyoruz. Kadın öncülüğünde gelişen Sayın Abdullah Öcalan şahsında halklarımıza, kadınlara dayatılan karanlığı yıkmak; demokrasi, eşitlik, özgürlük, barış mücadelesinde yeni bir yol açmak için başlatılan açlık grevi direnişlerinin başarıya ulaşacağına inanıyor, Kandıra Zindanı’ndaki tüm kadın yoldaşları olarak tüm kadınların 8 Mart’ını kutluyoruz.

Kadınlar baskıya, sömürüye, tacize, tecavüze ve eşitsizliğe karşı bir kez daha alanlarda taleplerini haykıracak. Şu anki süreci göz önünde bulundurursak kadınların yaşamları nasıl baskılanıyor? Buna karşı nasıl bir politik mücadele örmek gerekiyor?   

Kadınlar her yıl olduğu gibi bu yıl da kadınların yaşamını doğrudan etkileyen erkek egemen kapitalist düzenin tüm saldırılarına karşı isyanı örgütlemek için sokaklarda olacaklar. Sömürüye, tacize, tecavüze, her türlü şiddete, savaşa, tecride karşı kadın dayanışmasını güçlendirmek için alanda olacaklar. Ancak sadece 8 Mart’ta da sokaklarda olmak yetmez her günü 8 Mart yapmak, kadınların özgürlüğünü örgütlemek gerekir.

Binlerce yıllık erkek egemen düzenin tüm yaşam kalıpları, hukuk normları, siyasal, ekonomik ilişkilerin hemen tamamı buna göre düzenlenmiş durumda. Binlerce yıldır kadını yok sayan, kadın emeğini sömüren, kadını tahakküm altına alan her türlü iktidar ilişkisi ile kadını köleleştirmeye çalışan bu düzene karşı tarihin her döneminde kadınlar mücadele etmiştir, etmektedir. Kadın hakları mücadelesinin oy hakkı mücadelesiyle başlaması anlaşılırdır. Kadınlar öncelikle yurttaş olmak hakkını kazanmak için neredeyse 100 yılı bulan bir mücadele süreci yaşamışlardır. Kadınların yurttaş olma hakkı, eğitim hakkı, çalışma hakkı gibi birçok hak ve özgürlüğü büyük emek ve çabalar ile kazanmışlardır. 21. yüzyıl kapitalist toplum düzeninde kadın kazanımları hala tehdit altında olmaya devam ediyor. Kadınlar özel alanda yani aile içinde emeği sömürülmeye, her türlü şiddete, erkek-devlet şiddetine maruz kalmaya devam ediyor. Neoliberal kapitalist düzen kadınları esnek, güvencesiz, örgütsüz çalışma koşullarına mahkum ederek emeğini sömürmeye devam ediyor. İstihdam olanaklarından en az faydalanan kadın, kriz dönemlerinde en çabuk gözden çıkarılan, ucuz iş gücüne zorlanan kesimi olmaya devam ediyor. Kadınlar erkek-egemen düzenin tüm zor, baskı araçları ile toplumsal, siyasal, kültürel, ekonomik alanlardan dışlanarak özel alana hapsedilmeye çalışılıyor. Tabii ki bu durum biz kadınlar için bir kader değil; bu düzene karşı kadınların bir direniş, mücadele tarihi var. Önemli olan kadın özgürlük mücadelemizi toplumsallaştırmak için kadın örgütlenmesini, kadın dayanışmasını geliştirmektir.

Erkek-egemen kapitalist düzenin temsilcileri en çok kadınlardan korkuyor. Biliyorlar ki, kendi hükümranlıkları kadınların her türlü hak ve özgürlüğünün gaspı üzerine kurulmuş. Kadınlar örgütlendikçe, toplumsal değişim-dönüşüme öncülük ettikçe, onların mevcut iktidarını uzun vadede sürdürmeleri imkansız. O nedenle binlerce yıldır bu düzenin temsilcileri kadını toplumsal, ekonomik yaşamın dışında tutmak için her türlü hileye, yalana başvuruyorlar. Bu düzene karşı mücadele eden, direnen, başka bir yaşam örgütlemeye çalışan kadınlar tarihin her döneminde hedef alınmıştır. Günümüzde de eşitlik, özgürlük, demokrasi ve barış mücadelesi yürüten, özgürlükleri savunan kadınlar hedef alınmaktadır. Kadınlar üzerinde patriarkal kapitalist düzenin ideolojik saldırılarına, kadınlara yönelik her türlü şiddet, taciz, tecavüz, ayrımcılık eşlik etmektedir. Kadın özgürlük mücadelesi aynı zamanda ideolojik, politik bir mücadeledir. Demokratik, ekolojik, kadın özgürlükçü bir yaşamın örgütlenmesi için öncelikle zihinsel değişim, dönüşüm sağlanması, erkek egemen zihniyet kalıplarının sorgulanarak düzen alışkanlıklarından kendimizi kurtarmamız gerekir.

Kadın özgürlükçü paradigmamızı yaşamsallaştırmak, toplumsallaştırmak için yaşamın her alanında örgütlenmek en temel görevimizdir. Tarlalardan fabrikalara, evlerden sokaklara, kentlere kadar kadınların bulunduğu her alanda kadınlarla buluşmak, kadınların ulaşabileceği örgütsel mekanizmaları oluşturmak zorunluluğu ile karşı karşıyadır kadın hareketi. Kadınlara güvenli, demokratik, özgür, eşit, barış içinde bir gelecek sunmak kadın hareketlerinin en önemli gündemi olmak durumundadır. Kadın gündemini belirli günlerle sınırlayan anlayışa karşı her günü kadınların eşitlik, özgürlük, demokrasi ve barış mücadelesini yürüterek; patriarkal kapitalist düzene karşı kadın özgürlükçü yaşamı kurmak için kesintisiz bir mücadeleyi esas almak biz kadınlara kazandıracaktır.

Her yıl yüzlerce kadın erkek şiddeti nedeniyle katlediliyor. Yargının cezasızlık kültürü ile bu saldırılar daha da artıyor. Özellikle kadınların son yıllarda hayatlarına dönük saldırıları nasıl okumak gerekiyor? Bu hangi politikaların yansımasının sonucudur?  

Patriarkal-kapitalist düzen kadınlara yönelik erkek-devlet şiddetinin temel nedenidir. Kadın-erkek eşitliğini ortadan kaldıran, kadın emeği ve bedeni üzerinde geliştirilen sömürü, tahakküm ve iktidar ilişkileri kadına yönelik her türlü ayrımcı ve şiddet politikasının esasını oluşturmaktadır. Erkek-devlet şiddeti kapitalist-modernist sistemin kendini var etme biçimlerinden biridir. O nedenle kadına yönelik şiddet politiktir.

Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’nun verilerine göre 2018’de 440 kadın öldürülmüş. Bunlardan 131’i şüpheli ölüm. Kadın katliamının failleri erkekler ve bu erkekleri koruyan ise erkek adaletini güç, güvence altına alan erkek-egemen dönemin hukuk sistemi. Yıllardır kadın örgütleri “töre”, “namus” ve benzeri gibi saiklerle işlenen cinayetlerdeki iyi hal indirimi ve cezasızlık uygulamalarına karşı mücadele etmektedir. Cezasızlık, kadınlara ve çocuklara yönelik taciz ve tecavüzün; fiziksel, psikolojik, cinsel şiddeti ve kadın katliamlarını teşvik etmektedir. En son kameralar önünde bir polisin Merve Demirel’e uyguladığı cinsel şiddetin, bizzat AKP’nin grup başkanvekili bir kadının tepkileri nedeniyle geri adım atmak zorunda kalsa da İçişleri Bakanı’nın tacizciyi koruması, erkek-devlet şiddeti ilişkisini çok bariz göstermektedir. Bu konuda daha çok örnek verilebilir. Öz yönetim direnişleri sırasında Muş‘ta Ekin Van’ın yine Cizre’de bir kadın direnişçinin cenazesinin çırılçıplak soyulup, resimlerinin çekilip teşhir edilmesi, erkek iktidarının milliyetçilik pusu yedirilmiş cinsiyetçi politikalarını, ölü bedene dahi işkence edecek kadar alçalabileceğini, insanlıktan çıkabileceğini tüm kamuoyuna göstermiştir.

Kadına yönelik şiddetin kadınların geleceğini güvencesiz kıldığı gerçeği, kadınların bu gerçeklik karşısında kendini savunacak, güvenliğini geliştirecek mekanizmalar oluşturmasını zorunlu kılmaktadır. Son yıllarda kadınların kendi öz savunmalarına yönelik yaptıkları bilinç yükseltme, farkındalık yaratma ve kendi öz savunmasına yönelik eğitimler, örgütlenmeler önemli. Ancak patriarkal-kapitalist düzenin sonucu olarak ortaya çıkan şiddete karşı mücadele etmek kadar bu sistemin değişmesi demokratik, ekolojik, kadın özgürlükçü bir sistemin kurulması için mücadele etmek, örgütlenmek de önemli.

Bugün savaş politikaları ile birlikte derinleşen tecrit sistemi yaşamın her alanına yansıyor. Kadınlar tecride karşı ilk refleks veren, tepki geliştiren kesim olurken, saldırıların da ilk hedefi oluyor. Buna ilişkin neler söyleyebilirsiniz?  

Kadınların temel gündemlerinden biri her zaman barış olmuştur. Çünkü savaş, çatışma dönemlerinde kadınlara yönelik fiziksel, psikolojik, ekonomik şiddet katlanmakta, kadın bedeni bir savaş alanı olarak görülmekte; yoksulluk, göç, ölüm, cinsel şiddet, ayrımcılık gündelik yaşamı daha da çekilmez hale getirmektedir. Savaş ve çatışma süreçlerine baktığımızda bunu çok çarpıcı bir şekilde görüyoruz. O nedenle barış mücadelesi kadınlar açısından temel bir meseledir. Kürdistan ve Türkiye’deki kadınlar, yıllarca savaşa karşı itirazlarını dile getirdi. Özellikle Kürt sorununun demokratik ve barışçıl çözümünün sağlanması için barış kampanyaları, “Barış İçin Kadın Girişimi”, “Barış Meclisi” gibi barışçıl çözüm çalışmalarında aktif yer aldılar. 2013-2015 yılları arasında Sayın Öcalan ile yürütülen diyalog ve müzakere süreçlerinde kadınlar taleplerinin de masada olması, kadınların müzakere sürecine katılımı için onlarca çalışma yürüttü. Ancak AKP-Saray iktidarının süreci sonlandırması kadın çalışmalarını sekteye uğratmakla kalmadı, AKP-Saray rejiminin İmralı’da devreye koyduğu tecrit uygulamaları ile ilk önce kadınlar üzerinde uygulanmaya başlandı. Sokaklara çıkan kadınlar erkek-devlet şiddetine maruz kaldı, savaş politikaları militarizmi, milliyetçiliği, cinsiyetçiliği, dinciliği derinleştirerek dincilik, milliyetçilik içerilmiş cinsiyetçi politikalar, kadınlara yönelik şiddeti derinleştirdi. OHAL rejimi önce kadınları sokaktan, yaşamlarından kopararak evlere, kapalı alanlara hapsetti. İmralı’da başlayan tüm topluma yayılan tecrit ve izolasyon politikası tüm toplumu hedef almaktadır. Anti demokratik, tekçi, otoriter, faşizan, savaşçı bir siyaset anlayışı toplumu nefessiz bırakmaktadır. O nedenle tecrit sadece Kürtlerin meselesi değil; demokrasi, özgürlük, adalet ve barış isteyen, güvenli bir gelecek isteyen herkesin meselesidir. En çok da kadınların tecrit politikalarına en önde itiraz etmesi anlaşılırdır. Kadınlar mevcut faşizan politikaların, savaş çatışma politikalarından en çok etkilenenlerdir. Tecrit ve izolasyon savaşı, çatışmayı, çözümsüzlüğü derinleştiriyor. Bu durumda tüm hak ve özgürlüklerin, demokrasinin askıya alınmasına neden oluyor. Türkiye’nin özgür olmayan ülkeler arasında yer alması Türkiye’nin Kürt karşıtı savaş ve çatışma siyaseti sonrası sürecin bir sonucudur. İmralı’daki hak ve özgürlüklerin gaspıyla Türkiye’de genel olarak yaşanan hak ve özgürlüklerin gaspı, düşünce ve ifade özgürlüğünün gaspı, antidemokratik uygulamaların birbiriyle doğrudan bağlantısı olduğu görülecektir.

DTK Eşbaşkanı Leyla Güven öncülüğünde tecridin kaldırılması talebiyle sizlerin de dahil olduğu açlık grevi devam ediyor. Açlık grevi direnişi, denk geldiği zaman ve gerekliliği açısından nasıl bir öneme sahip?

Sevgili Leyla Güven bir milletvekili olarak yaşanan çözümsüzlüğe; Kürt halkına uygulanan baskı ve zor politikalarına karşı eylemiyle siyasi bir sorumluluk üstlenmiştir. Bir Kürt kadın siyasetçi olarak demokrasi ve özgürlüklerin önündeki engelin, Kürt sorunundaki çözümsüzlük siyaseti olduğunu ve bunun Sayın Öcalan şahsında uygulanan tecrit ve izolasyon politikaları ile doğrudan bağlantılı olduğu, çözümün de ancak bu politikaların aşılması ile mümkün olacağı gerçeğine öncülük ettiği, süresiz açlık grevi ile bir kez daha dünya kamuoyuna duyurmuştur. Sevgili Leyla Güven’in öncülük süreci zindanlardan Hewlêr’e, Strasbourg’dan Galler’e, Kanada’ya kadar Kürdistanlıların yaşadığı her yerde karşılık bulmuş ve yüzlerce insan bu direniş sürecine katılmıştır. 1 Mart itibari ile bu sayı binleri bulmuştur.

Bu direniş sürecinin başarıyla sonuçlanacağına, demokrasi, eşitlik ve özgürlük mücadelesi açısından yeni bir yol açılacağına inanıyorum. AKP-Saray faşizminin halkımız üzerinde uyguladığı bütün zor ve zulüm politikaları sonuçsuz kalacak, haklarımızın örgütlü mücadelesi mutlaka kazanacaktır. Kadınlar başta olmak üzere tüm toplumsal kesimlerin sesini boğmak isteyen, kendilerine biat edenler dışındaki herkesi düşman ilan ederek toplumu kutuplaştıran, halkları birbirine karşı kışkırtan bu siyaset, sahiplerini vuracaktır.

Süresiz-dönüşümsüz açlık grevi direnişimiz, mevcut gidişata dur diyerek haklarımıza eşit, özgür, demokratik bir gelecek kurmak için sorumluluk üstlenmek anlamını taşıyor. Faşizme dur demek, demokrasi ve özgürlüklere alan açmak için direnişçiler olarak üstlenmiş olduğumuz bu siyasi sorumluluk, tıkanan siyasetin önünü açmak, yaşanan siyasal, ekonomik ve toplumsal krizlere çözüm üreterek yeni kanallar açmak açısından önemlidir. Önümüz Mart; 8 Mart’tan Newroz’a, 31 Mart yerel seçimlerine kadar yoğun bir süreç bizi bekliyor. Bulunduğumuz her alanda direnişi örgütlersek, dayanışmayı büyütürsek bizlere dayatılan sessizliği yırtarak savaşa, faşizme, erkek egemenliğine, neoliberal kapitalist düzene itiraz edip ses vererek, başka bir yaşam örgütleme zamanıdır şimdi. Şimdi özgürlük halayını büyütme, yeni şarkılarını hep birlikte söyleme zamanıdır.

8 Mart’ı direnişle karşılayacak kadınlara mesajınız var mıdır?  

Evet, 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nü içinde olduğumuz, parçası olduğumuz direnişin coşkusuyla karşılıyoruz. Bu 8 Mart, bir başka güzel. O nedenle kadınların eşitlik ve özgürlük mücadelesi ile haklarımızın eşitlik ve özgürlük mücadelesini omuzlayan kadınlar Rojava’dan Şengal’e, oradan zindanlara kadar bulundukları her yerde mücadeleyi yükseltiyor. Kadınların öncülüğünde gelişen bu devrimci süreç, tüm insanlık için yeni umutlar vaat ediyor.

Kadınlar olarak bu yıl da tecridi kırmak, savaşa dur demek, kadına yönelik her türlü ayrımcılığa, şiddete, tacize, tecavüze, sömürüye dur demek için alanlarda olacağız. Bize dayatılan köleliğe, sömürüye, erkek-devlet şiddetine karşı yapmamız gereken kadın örgütlülüğünü güçlendirmek ve kadın dayanışmasını büyütmektir. Kendi geleceğini, kendi kaderini kendisi belirlemek isteyen, erkek-devlet şiddetine hayır diyen, neoliberal kapitalist düzenin sömürüsüne dur demek isteyen, savaşa hayır diyen tüm kadınlara çağrımızdır: Dünyanın neresinde olursak olalım patriarkal-kapitalist düzen hepimizi hedef alıyor. O zaman bu düzene karşı hep birlikte mücadele edelim. Barış, özgürlük ve demokrasiye yol açmak için, Kürt Sorunu’nun demokratik ve barışçıl  çözümünü geliştirmek için sevgili Leyla Güven’in öncülüğünde başlayan açlık grevi direnişleriyle dayanışmayı büyütelim.

Yeni Özgür Politika kadın emekçileri şahsında tüm emekçi kadınların, dünya kadınlarının 8 Mart’ını kutluyorum. Jin, Jiyan, Azadî.