Lahey Adalet Divanı binasının tam karşısına “biz barış için, özgürlük için bedenlerimizi açlığa yatırdık, görelim sizin adalet anlayışınızı!” der gibi kurulmuş bir çadırda sürdürülüyordu açlık grevi. Çadırda Abdullah Öcalan üzerindeki tecridin kaldırılması ve Kürtler üzerindeki baskıların son bulması için 15 Şubat’ta cezaevlerinde başlatılan açlık grevine destek eylemleri yapılıyordu. Konunun dünya kamuoyuna duyurulmasını da amaçlayan bu eyleme sosyalistlerin de desteği vardı.
Cezaevlerinde ve Strasbourg’da süresiz açlık grevine katılanlarda görülen sağlık sorunları ve eylemde ölüm riski taşıyan kritik günlere yaklaşılmasından duyulan kaygı ve mücadeleyi kazanmak için maksimum çaba sarf etme bilinci hissediliyordu yapılan sohbetlerde. Çekilen halaylarda bir sevinç değil ama mücadelenin ve kararlılığın inadı, coşkusu paylaşılıyordu yürekten.
Ve biraz ileride hiç sönmeden yanan “dünya barış alevi” ve berisindeki renk renk menekşeler ise, Kürtlerin taleplerine taş gibi sessiz ve ruhsuz öylece duran BM Lahey Adalet Divanı şahsında, insanlığı yiyerek yaşayan dünya devletlerinin yüzüne bu ayıbını vurucasına oradaydılar sanki… 
Birkaç gün sonra aynı topraklarda yapılan bir Newroz gösterisinde, çadırdaki mücadele kararlılığını, coşkuyu çocukların, gençlerin, kadınların, erkeklerin yüzlerinde, seslerinde gördüm bu kez…
Ve Bonn’da yapılan Newroz mitingi, Kürtlerin nerede olurlarsa olsunlar çocuğuyla yaşlısıyla aynı bedenin aynı ruhun parçası olduklarını gösteriyordu. Önceki yıllarda İstanbul ya da Amed dışında newroza katılmamış biri olarak 2012 Newrozunu yurt dışında karşılamanın burukluğunu silip attı karşılaştığım manzara. Aynı talepler, aynı kararlılık, aynı coşku, aynı sloganlar, aynı bayramlık giysiler, aynı çocuklar, aynı kadınlar… Aynı polis/devlet… Aynı mesaj; dosta düşmana verilen “varım, kararlıyım, birim” mesajı…
Newroz coşkusu ölüme yatan bedenlere güç oldu, azim oldu, yalnız olmadıklarını hatırlattı aynı zamanda.
Ne var ki İstanbul ve Amed’de yakılan Newroz ateşleri Kürt halkının ve dostlarının yüreğini ısıtırken, düşmanın yüreğini yaktı kavurdu. Panikleyen düşman bildiği tek şeye, silaha sarıldı yeniden. Askeri operasyonlar, siyasi operasyonlar derken sadece Kürtler değil toplumun sesini çıkarak tüm kesimlerine yöneltti baskısını şiddetini. 4+4+4 yasası tartışmaları, Eğitim Sen üyelerinin Ankara eylemine yönelik saldırılar AKP’nin panik göstergeleri oldu.
Bombalanan köyler, Nusaybin’de çobanlık yapan İsmail Akın ve 10 yaşındaki kızı Elif’in, Batman da Abdulselam Tan’ın  öldürülmesi ile bölge halkı açıktan tehdit edildi…
MİT raporları ile yargı açıktan yönlendirilmeye başlandı. “Çok gizli” MİT raporları dava dosyalarına konuldu. Pek çok sosyalist muhalif hakkında özel hayata dair bilgiler deşifre edildi. Asılsız suçlamalar yapıldı. Bu raporlar doğrultusunda hakkında dava açılanlar olması bir yana yüzlerce kişi de haklarında soruşturma yapılmasını bekliyor bu gün...
AKP’nin de işine gelen söylemle “90’lı yıllara” dönmedik elbette. AKP diktatörlüğünün 2012 yılı icraatları var karşımızda. 80 li, 90’lı yıllardaki gibi yine ölüm, yine kan, yine korku, yine yıldırma umudu. Bunun için, ben varım diyen herkese, hele muhalifse ziyadesiyle faşizm var torbasında.
Ancak atladığı önemli bir şey var AKP’nin. Newrozda gücünü ve kararlılığını bir kez daha ispatlayan Kürtlerin ne açlık grevlerinde ne çatışmalarda kaybetmeye tahammülü yok artık. Devir özgürlük yolunda ölümüne mücadele devri. Ve görünen o ki; AKP’nin bu kontrolsüz gidişi karşısında 12 Eylül darbecileri kadar şansı olmayacak.