Ne zaman dokunsam soğuktur oysa.
Ben okşadığımda ama, ısınır sanki biraz.”
Didem Madak
Biz aşk’la anlatabilirdik sırtımızda unuttuğunuz hançerin bizi değil sizi kanattığını. Sizi eksilttiğini, sizi eskittiğini. Tıpkı toprağa döktüğümüz gözyaşı gibi.
Gözyaşı hikayeleri çoktur, her biri bir dünyaya sürülmüş dile gelmeyi bekler. Sürgün bitsin de kollarına atlamak için bir kalemin, dua ederler. Saydam olsalar da göremediğimiz avuçları var onların, göğe açılan. Mesela Amediyê’de, Amediyê’nin bir ilçesinde, Lice’de. Lice’nin bir köyünde. Dokuz yaşında olmanın daha trajik bir öyküsü var mı bilemem, lakin benim şahit olduğum başka öykü yoktur. Hayvanları otlatmak için çıkılan kısa bir yolculukta, dönüş için yolunu kaybeder Xezal, Savaş Tanrısı Ares’in göğsünde gerdiği tellere ciğerinden bir parça takılır eve dönüş yolunda Xezal’ın. Toplanırken beden parçaları Ares'in göğsünden, kimse görmeyecekti o küçük parçayı doğurandan başka. Alır o parçayı içinde saklamak üzere yutar. Dünya ciğerinden yara alır, yaralıyken ne kadar dönülürse o kadar döner işte. Çocukların gamzesi doldurulamayacak bir boşluğa yol alır. Gözyaşı ise sadece kadına olduğunu kanıtlarcasına akar yanaklardan acıyla dövülen sinelere doğru, doğuranın ve doğurmamış olanın. Ağıtlar yakılır. Ateş düştüğü yerden fazlasını yakar. Yumuşak bir çiçeğin göğsüne bırakılır Xezal. Üstüne örtecek topraktan daha güzel bir şey bulunmaz. Doğuran, yuttuğundan ötürü o acı içinde büyüyecektir. Dokuzuncu yaşta kalmayacaktır Xezal. 10.11.12. Akacak ‘yaş’ı. Varoluş nedenini kabullendiğinden beri Sisifos, tellerin laneti toprağa dökülmek için fırsat kollar.
Doğuran mı kahraman burada? Ölen mi? Öldüren mi?
Uğruna nicesinin ölmüştür içi.
İçerideki aynaların tamamı kırılınca uğursuzlukla nasıl başa çıkılırdı ki?
Da-yanmak ile.
Göğsünde ateşten kapıları vardır kadınların, yerin ve göğün içine sızan kötülükler için. Da-yanmak saklanır en görünenleriyle. Ne çok görülürse o kadar gizlenir. Kötülük gizlenmesin, saklanmasın, beslenip büyümesin diyedir ateşten kapıların varlığı. Çiçeklere su vermekten fazlasını ister da-yanmak.
Göğsünde ateşle yaşayanlardan intikam almak için. Güç, öç almak için dayanana doğru yol alır.
Kadın kendi dururken ‘38’den kalma ucu içiyle körelmiş hançerin yanındaki kadının bedenine saplanırken dayanır. Kim önce vurulursa o şanslı oluyordu da-yanmanın öyküsünde. Tıpkı ‘ayakkabısının altındaki delikten kimliği teşhis edilenin’ yareni gibi derindir da-yanmanın öyküsü.
Rakel diyorum, saç diplerinden kanamış acısı, ak gördüğümüz al’dır aslında saçlarına dökülen. Saçlarından. Saçlarından öperim.
Jeanne d’Arc ki; “kan akmayan tek damarı Avrupa’nın”, kesmek için İngilizler erk kıyafeti giydirip yakmamışlar mıydı ondokuzunda? Jeanne d’Arc’ın yakıldığı yerden doğdu Pippa Bacca. Güç bir kez daha yanılmıştı kadın karşısında. Bilinen en eski acılar ile yazdı masumluğun ve cesaretin öyküsünü kadınlar. Barış, inanmakla cesaretle mümkündü zira. Erkin bütün ecdadını hoşgörüsünde barındırıp giydi gelinliği Pippa. Yola revan olmadan önce boynuna gönül gözüyle bakılmadıkça görünmeyen kehribardan bir kolye taktı, taşıdığı aşk zeval görmesin diye tuz çöllerinden geçerken su’ya dönüp bakmadı. Kurumasın diye deniz, tek damlasını içmeyen ve susuzluktan ölen Butimar’ın Aşk’ı ile anlatacaktı yol öyküsünü. Anlatmanın en güzel yolunu bulmuştu.
Pippa’nın karşısına çıkmadan önce adam; babadır, eştir, kardeştir, ağabeydir, aşıktır, sevgiliye Atilla İlhan’ın Pia’sını okur, şarkılar dinler, şiirler yazar. Lakin çıkınca Pippa’nın karşısına, derisine atılan çeltiklerin altına bir çeltik daha eklenir.
Güç, kederden beterdir. Kötülükten nemalanır, sahibine ve karşısındakine acı vermek için tasarlanmıştır. Sahibini yaralar karşısındakini ise öldürür. Varlığı gücün, böyle de özetlenebilir. Çıkmak için ortaya karanlıktan başka çaresi yoktur. Gecenin utancı da bundandır. Bitmek için sabırsızlanması da.
ÖZLEM KARAAÐAR: Gönlünüz kırıldıysa düşmüşsünüzdür yanımıza