
“Bir insan ölü olarak ele geçirilebilir mi? Siz onu öldürdüğünüz anda zaten, yakalamış olmuyorsunuz ki. Bir hayat ele geçirilemez. Bir insan ölü olarak ele geçirilemez, bir insan öldürülür. Bu kalıpla herkese şunu söylüyorsunuz: ‘Ele geçirmenin yolları vardır, bunlardan biri de öldürmektir.’ Bir tür kafalarda meşru hale getiriyorsunuz bu kalıpla. Buna benzer çok sayıda kalıp var.” Ayşenur Arslan
“Bir gece Cizre’deyiz. Elektrik trafosu tarandı. Özel timciler trafoyu taradı. Cizre 24 saat karanlıkta kaldı. Bir arkadaş Hürriyet’in yazı işlerine telefonla geçti haberi. Kulağımla duydum, ‘Özel tim taradı’ dedi. Ertesi gün, ‘PKK taradı’ diye çıktı gazetede.” Celal Başlangıç
“Türk basınında hep PKK saldırır, ordu hiç saldırmaz. Oysaki ordunun bir sürü olayı da var. Liberation’un Türkiye’de ihalelere girme gibi bir durumu olmadığı için, muhabirinin geçtiği haberi yayınlayabiliyor. Bir sakıncası yok. Ötekiler için var. Bazı arkadaşlarım ‘Bunu sen yaz, girmez’ diye veriyordu.” Ragıp Duran
“Ahmet Kaya’ya o olay yapıldığında Hürriyet’in yazı işlerinde, buna editörleri de sayıyorum, çok insanın üzüldüğünü biliyorum. Ahmet Kaya hayranları vardı Hürriyet’te. Çok üzülenler oldu. Öyle bir ortam işte…” Nurcan Akad
Yukarıdaki alıntılar, gazeteci Burcu Karakaş’ın Manşetleri Gör Aklını Kaçırırsın- 90’lı Yıllarda Gazetecilik adlı kitabından, o yıllara tanıklık etmiş meslektaşlarının aktardıkları. Karakaş, bu kitap için yola çıkarken Gezi ile birlikte Türk basınına güvenin azalması ve 90’larda süren yıkıcı savaşı yine aynı yerden izlediğini anlayan bir kitlenin farkındalığıyla hareket ediyor. Çünkü aynı basının yıllarca “o taraftaki” ihlallere karşı nasıl bir tavır alabileceğini birçok kişi yaşayarak öğrendi.
90’larda Kürdistan’da çalışan gazetecileri konu alan birçok çalışma var fakat bu kitabı diğerlerinden ayıran şey, anlatanların anaakım medyadaki karar mercilerinde çalışmış kişilerden olması.
Burcu Karakaş’la Gezi’den sonra barış sürecinin de bitmesiyle manşetlerin ve halk algısının yeniden nasıl fabrika ayarlarına döndüğünü, o dönemin manşet algısını, dilini; kısaca o günden bugüne nelerin değişip değişmediğini konuştuk.
Neydi seni 90’lardaki manşetleri yeniden hatırlatmaya iten şey?
Aslında ben daha çok o dönem gazetelerde çalışan ve karar verme mekanizmasının içinde yer alan gazetecilerin tutumlarını merak ettim. Çünkü 90’larda bölgede çalışan gazetecileri anlatan, iyi, kötü kitaplar var ya da belgeseller. Orada çalışanlar bölgeden öyle ya da böyle haber gönderiyor, bu haberler Ankara ve İstanbul’dan bir süzgeçten geçerek halka yansıyor. Bu yüzden özellikle gazetelerde karar mercilerinde olanları seçtim. Aralarından bir tek Ragıp Duran muhabir olarak konuşuyor; ama o da yabancı basın içerisinde çalışan bir isim. Onunla konuşma sebebim etrafındakileri aktarmasıydı. Diğerleri ise muhabirden ziyade üst kademede görev yapmış kişilerdi. Zaten ilk etapta ben, kendim çok merak ettim, o dönemki tutumlarını ve olayları. Merak ettiğim şeyi insanların da öğrenmesi gerektiğini düşündüm. Ama şunu da belirteyim: Ben bu kitaba başladığımda çözüm süreci vardı. Gezi’den hemen sonra başladım. Zaten çok kısa bir süre sonra da süreç bozuldu. Mesela Ruşen Çakır’la görüştüğümüzde sallantılar başlamıştı ve ben bitirdiğimde çözüm süreci artık ortada yoktu. Bakın en azından 90’ları geride bıraktık diyecekken bir anda 360 derece aynı yere döndü ve şimdi olduğumuz konuma oturdu tekrardan.
Dediğin gibi süreç bitti ve çoğu yoruma göre 90’lardan daha da kötü sokağa çıkma yasaklarının ve katliamların olduğu bir topyekûn savaş yaşandı Sur’da, Cizre’de, Şırnak’ta... Peki, basın bu dönemde nasıldı sence, 90’ları aratıyor muydu?
Manşetler birbirine benziyor ama biz bu yeni savaşta “mizansen” haberler gördük. Ki o zamanlarda da olduğunu biliyoruz.
Star Tv’den Nazlı Çelik’in yaptığı gibi mi?
Evet, ondan bahsediyorum. Şimdi ‘iliştirilmiş gazetecilik’ denilen bir şey var. Atıyorum, bu Suriye’de de var. Belli çatışma bölgelerine girmek için belli taraflardan yana olunur, bu başka bir şey. Ama Çelik’in yaptığı bu bile değil. Kitapta Celal Başlangıç’ın anlattığı bir kısma çok benziyor. O yüzden o, habercilik bile değil bence. Çünkü sen sıcak çatışma ortamından bana bir şey aktarmıyorsun ki! Bu yüzden 90’larla o açıdan benzeşiyor ama bir yandan da çarpıtma ve dezenformasyon çok daha fazla var. Ama diğer yandan da internet var. Artık birçok şey gözümüzün önünde oldu. Fotoğraflar, sıcağı sıcağına bilgiler geçildi. Ama kaç tane anaakım gazete ya da medya kuruluşu o görüntüleri kullandı ve böyle bir haber yapabildi? Her şey ortada... 90’larda ise daha bilinmeyen bir şey vardı. Orada yaşayanlara Kürt denilip denilmeyeceği tartışılıyordu…
Konuştuğun birçok isim bu tanımlama sıkıntılarını anlatıyor. “Ölü ele geçirildi” “şehit oldu” “Kürt kökenli”…
Aslında orada bir etikten bahsediyoruz. Kitapta Ayşenur Arslan’ın da anlattığı gibi bir insan ölü olarak ele geçirilmez. Ya ölürsün ya da öldürülürsün. Çok basit bir şey aslında ve bana bunu konuşuyor olmak bile çok saçma geliyor esasen. Bu askeri bir jargondur ve bu jargon medya diline yansıyor, daha doğrusu yansıtılıyor. O zamana göre bu çok da tuhaf kaçmıyordu belki. Zaten askerlerin gazetecilerle yaptığı toplantıları biliyoruz ya da MİT’in; ve bu toplantılara giden genel yayın yönetmenleri, diğer üst düzey gazeteciler olduğunu biliyoruz. Buralarda gazetecilere brifingler veriliyor ve onlar da bunu yazıyor.
Peki, ne değişti?
Şimdi sivil bir iktidar var çok yakın bir zamanda askeri darbe girişimi atlattık. Ama öncesinde AKP’nin ciddi bir sivilleşme iddiası da vardı, hakeza bunu çözüm süreci döneminde de yaşadık nispeten. Sonrasında süreç bozuldu ve dil hemen değişti. O yüzden muktedir nerede duruyorsa ondan yana duran bir medya söz konusu. Dil de bunun göstergesi.
O zaman medyaya “dördüncü kuvvet” demek biraz boşa düşüyor. Sonuçta her dönem iktidara yedeklenen bir yapısı var.
Bence hâlâ “dördüncü kuvvet” ama rüzgâr ne yandan esiyorsa ona yelken açmak sorunlu. Özgün bir medya dili ya da barış gazeteciliğinden yana bir tavır izlense çok daha farklı bir tablo ortaya çıkar.
Mehmet Yılmaz’ın bir tespiti var, 90’larda atılan manşetler için. Diyor ki, “Bu manşetler toplumun gazını almak içindi.” Sen ne düşünüyorsun bu tanımlama için? Gerçekten alıyor muydu toplumun gazını?
Mehmet Yılmaz’ın o cümleyi kurarken ne demek istediğini anlıyorum fakat kendisiyle aynı fikirde değilim. Bu söylediğini daha sonra ben kitapta konuştuğum diğer isimlere de sordum zaten. Doğan Akın ve Nurcan Akad da Mehmet Yılmaz’ın haberciliğine ne kadar saygı duyduklarını belirttikten sonra aynı fikirde olmadıklarını söylemişlerdi. Ben de biraz ikisi gibi düşünüyorum. Toplumdan kastımız nedir? Hangi toplum? Ortada bir savaş olduğunu ve bunun iki tarafı olduğunu düşünüyorsak, yani bir Kürt ve Türk tarafı varsa... -Elbette bunu söylerken kabaca söylüyorum, çünkü bu, “savaşa karşı çıkan Türkler yoktur” anlamına gelmiyor.- O zaman biz sadece Türk kamuoyuna seslenerek bunu söylüyoruz. Kaldı ki zaten basının öyle bir işlevi olduğunu da düşünmüyorum. Nihayetinde medya, içinde bulunduğu toplumdan ayrı değil; nabız tutma işlevi var ama 90’larda görüyoruz ki bu, nabız tutmadan çok daha öteye giden bir şey. Ben bu anlamda gaz almaktan çok körüklemek olduğunu düşünüyorum.
Ki buna hedef gösterme de diyebiliriz...
Evet, hedef gösterme de var. Bir de öte yandan hiçbir olay gerçekten olduğu gibi okuyucuya sunulmuyor. Yine Doğan Akın’ın kitapta söylediği bir şey var: “Biz okuyucuya sorgulama imkânı vermedik. Çünkü siz önünüze gelen her şeyi ‘terörist’ diye yaftalarsanız sonrasında okuyucu da ne olduğunu merak etmez.” Zaten şimdi de olan bu: Aradan 30 yıl geçti, subjeler değişiyor ama zihniyet aynı kalıyor.
Cumhuriyet ya da Radikal o dönem anaakımdan dil olarak sıyrılan bir yapıya sahip ama orada çalışanların yaşadıklarını okuyunca, “belli bir söylemin” içinden onların da çıkmadığını görüyoruz...
Gazetelerin aşağı yukarı ne basıp basmadığını bir süre çalıştıktan sonra anlıyorsun. Mesela bunun illa siyasi olması gerekmiyor. Bir süre sonra bu dili anlıyorsunuz. Otosansür anlamında söylemiyorum ama muhabir olarak en azından ben öyleydim; “şu haberi yaparsam daha büyük girebilir” diye düşünürdüm. Bazı haberlere daha çok önem veriyorsun.
Okur kitlesine hitap etme meselesi...
Evet, okurun neye bakacağını bilmek gibi. Dil konusunda da bence Kürt sorunu yıllarca turnusol işlevi gördü. Çünkü içine insan haklarını, siyaseti alıyor hatta sizin hayata dair görüşünüzü bile içeriyor. Öte yandan bu ülkenin en hassas konularından biri. Bu yüzden direnç de bir yere kadar gösterilmiş diyebiliyorum. Misal siz insan hakları haberi yaparken bile aklınızın bir yanında “Aman devlete ters düşmeyelim” gibi bir algı olabilir.
Kitabın başında batı medyasını anlatırken özellikle Gezi’de yaşanan kırılmadan bahsediyorsun. Tuna Kiremitçi’nin “Biz Diyarbakır’ı da 30 yıldır bu medyadan izledik değil mi?” sözünün bu anlamda geneli de tarif ettiğini düşünürsek, evet, Gezi bir milat oldu; fakat sonrasında sokağa çıkma yasaklarında ve Şırnak’ın, Sur’un yıkıldığı dönemde hatta çok daha öncesinde, her şey fabrika ayarlarına döndü. Doğan Akın’ın bahsettiği halkın merak etme algısı uyanmışken nasıl bir anda eskiye döndü?
Gezi’den hemen sonra Türkiye medyasının Kürt meselesini nasıl ele aldığını gerçekten anlayanlar oldu. Ki bu konuda hâlâ böyle bakan insanlar olduğunu düşünüyorum. O yüzden bu bir artıdır. Ama genele vurduğunuz vakit, elbette sayıca da çok azdır. Barış süreci bittikten sonra anaakım medya, fabrika ayarlarına bir anda geri döndü. Çünkü anaakım medyada, adı üstünde bir sermaye söz konusu ve her zaman için o sırada iktidarda kim varsa -ki fark etmez- ondan yana çizgi izleyen bir basından bahsediyoruz. Gerçi bugün anaakım medya ne kadar kaldı, orası da ayrı bir tartışma. Çünkü artık internete ciddi bir kayış var. Sürecin bitişinde politikanın yön değiştirmesiyle birlikte medya da yön değiştirdi. Bunun ben toplumdaki algıyı da değiştirdiğini düşünüyorum. Ama mesela genç kesim biraz daha farklı. Kendine demokrat diyen insanların da değiştiğine inanıyorum. Ha, bunlar demokratlardı da daha önce neden farkına varmadılar? Benim çevremde de var, evet, bazen farkına varılamayabiliyor. Yoksa bakıldığında bu insanlar demokrat, ırkçı değil ama dönüp “Demek gerçekten böyle değilmiş” diyenler oldu.
Neden? O halde farkına varamamak sadece medyanın suçu değil. Toplumun hiç suçu yok mu?
Tabii ben bunu söylerken tüm suçu medyaya atarak söylemiyorum. Misal ben siyaset bilimi okudum ama üniversiteye kadar ucundan bucağından duyduğun şeylerin dışında çok şey bilemiyorsun ki. Eğitim sistemi de buna müsaade etmiyor. Öyle bir müfredat yok. Toplum dediğimiz şey, belli bir tornadan geçiriliyor. Sonrasında kişi o tek tipleşmenin içerisinden çıkmak istiyorsa kendi çabalarıyla çıkıyor. Çünkü öte yandan aile ve yetiştiği ortam da buna müsait değil. Bir de şöyle bir şey var: Her yer İstanbul ya da Ankara değil. Bunun Bayburt’u var, Çorum’u var vs. Anadolu’yu düşündüğümüzde elbette oradaki insanların iletişim araçlarına sahip olduğunu bilemiyorum ama tek tip, sadece bir yerden bakmaya meyilli insanlar görüyoruz. Bunun sonucunda da ortaya çıkan tablo budur.
Kürt ya da muhalif basın, özellikle 90’larda faili meçhul cinayetlerin odağındaydı. Bugüne geldiğimizde DİHA’nın birçok muhabirinin tutuklu olduğunu biliyoruz. Ki sadece Kürt basını da değil artık hemen hemen her kesimden gazeteci toplu şekilde tutuklanmaya da başlandı. Sen de bu dönemin tanığı ve gazetecisi olarak nasıl bir tablo görüyorsun?
Tahir Elçi ve Hrant Dink’i bir tarafa koyarak söylüyorum. AKP iktidarıyla gördük ki, evet, artık gazeteciler öldürülmüyor ama bu tehditlere maruz kalmadıkları ya da tutuklanmadıkları anlamına gelmiyor. İnfazın yerini cezaevi aldı. Ama mesela Refik Tekin’in başına geleni biliyoruz. Bu aynı zamanda bir mesaj. Cezalandırma yöntemi değişti. Özellikle çatışma bölgelerinden arkadaşların haber gönderirken yaşadıkları ortada. Bir sürü şey gördük ve görmeye de devam ediyoruz. Birçok gazeteci arkadaşımız içeriye alınıyor. Geri bırakılıyorlar ama bu cezaevinde kaldıkları süreç, sonuçta bir yıldırma politikası. Ha, başarılı oluyorlar mı? Hiç sanmıyorum…
Kitapta dikkat çeken bir şey de şu: Kürt sorunu sadece Kürt medyasının başını ağrıtmıyor. Kitapta özellikle anaakım medyada da yaşanan sorunları görüyoruz...
Aslında tam da bunu göstermeye çalıştım. Çünkü bu hataya çok düşülüyor bence. Anaakım medyada homojen bir yapı yok. Hiçbir kurumun homojen yapıda olması mümkün değil. Mesela Nurcan Akad’ın Ahmet Kaya örneği vardı kitapta. Ona Ahmet Kaya için atılan “vay şerefsiz” manşetini sormuştum. Nurcan Hanım o sırada Hürriyet Gazetesi’nde ve şunu anlatıyor: “Ertesi gün gazeteye geldiğimizde birçok editör, muhabir arkadaşımız buna üzülmüştü.” Zaten o, kendisi de manşetin hatalı olduğunu ve tasvip etmediğini söylüyordu. Yani, “Bu manşet Hürriyet’te atıldı ve oradaki herkes böyle düşünüyor” diye bir şey yok. Elbette bu anlamda medya kuruluşlarındaki dile ve tutuma karşı tartışmalar yaşandığını söyleyenler var. Tabii bunun yanında “Yoo, tartışmalar yoktu” diyenler de var ama sayıca daha az. Zaten ülkenin en can alıcı sorunlarından birinin anaakımı etkilememesi düşünülemez. Mesela Doğan Akın’ın kullandığı “medya eliti” diye bir kavram var. Aslında mesele tam da bu. Genel yayın yönetmenleri, köşe yazarları... Bunlar, bu politikaların, Doğan’ın da kastettiği gibi sorumluları.
Sen de anaakım medyada çalıştın. Senin döneminde Kürt sorununu ele alış nasıldı?
Ben Milliyet’te çalışırken barış süreci vardı. Bu her şeyi etkiliyordu o dönem. Şu an mesela ülkede bir darbe girişimi oldu ve OHAL süreci var; adı üstünde olağanüstü bir hal söz konusu ve muhtemelen bir süre daha devam edecek. Gündem çok sıcak ve giren haberler de ona göre şekilleniyor. Ama ben barış sürecinde anaakımda çalıştığım için benim oraya hazırladığım kadın cinayeti haberi manşet de olabiliyordu. Çünkü sizin gündeminiz artık silah ya da savaş değil. Bu alakasız gibi duruyor ama değil. Birbirine bağlı. O dönem insan hakları ihlallerine dair bir sürü haber yaptım ve çoğu da girdi. Benim 2015’in Ağustos’unda Milliyet’le ilişiğim kesildi. Zaten 7 Haziran sonrasıydı ve artık her şey bozulmaya başlamıştı. Bu yüzden böyle bir gözlemim olmadı. Çalıştığım sürece istemediğim bir haberi hiç yapmadım ya da yaptığım habere bir ya da iki kere müdahale olmuştur. -ki o da tam anlamıyla müdahale değildi ama onun da kavgasını verdiğimi hatırlıyorum. Ama şu anki ortamını bilemiyorum. Hele ki böylesi bir ortamda... O yüzden şanslıyım aslında.
Burcu Karakaş kimdir?
Marmara Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslarası İlişkiler Bölümü’nden mezun oldu. Boston Üniversitesi’nde gazetecilik ve Ortadoğu üzerine aldığı yüksek lisans eğitimini, “Devlet Söyleminde Kürt Meselesi: Diyarbakır Askerî Cezaevi Üzerine Bir Çalışma” konulu teziyle tamamladı. Açık Radyo’da “Şiddetimi Geri Alamam” adlı bir program hazırlayıp sundu. 2010’da Milliyet gazetesinde işe başladı, 2015’te gazeteyle ilişiği kesildi. Açık Radyo’da insan hakları ihlallerini konu alan “Şiddetimi Geri Alamam” programının ardından Çiçek Talhaoğlu’yla LGBTİ ve kadın haberlerini gündeme taşıdıkları “Cadı Postası”nı hazırlayıp sundu. Diken.com.tr ve Journo.com.tr sitelerinde haber ve söyleşileri yayınlanıyor. Medyascope.tv’de ise “Hak İhlalleri Karnesi” programına devam ediyor. Gazetecinin Bawer Çakır ile kaleme aldığı “Erkeklik Ofsayta Düşünce” adlı başka bir kitabı da bulunuyor.
SUZAN A. DEMİR / İSTANBUL