Bundan dokuz yıl önce, Hrant Dink sırtından vurulup, yol kenarında yere yığıldığında, gayriihtiyari yapabildiğim yegâne şey, tek tek Ermeni arkadaşlarımı arayıp özür dilemek olmuştu. Uzun burun çekmeler, yutkunamamalar, sessizliklerle telefon başında geçen vaktimi, bir nevi vicdan rahatlatmadan sayıp bir kez daha utanarak, kalktım en yakınlarımın evine gittim. Takside kendimi, yasla kararmış bir salon, acılı bir ifadeyle kapıda karşılama, herkesin yüzünü yere eğdiği kesif bir çaresizlik hissine hazırlamış, hiçbir şey yapamıyorsam bile bunun bir parçası olup, ben de yanlarında olayım ve boynu bükük orada sabaha kadar kalayım istemiştim.
Fakat kapı sandığım gibi açılmadı, salonun bütün ışıkları yanıyordu. Evde toplanan herkesin gözleri yaşlı ve herkes bir o kadar telaşlıydı. O kaldırıma gece olunca tekrar gitmek, Hrant gibi yere serilmek, bir daha kalkmamak isteyen gençlerle, onları itidala ikna etmeye çalışan ebeveynler vardı. Acı, korkuyla kol kola evin içinde dört dönüyordu. “Gidersek bizi de vururlar” diyordu biri, “ülkücüler ellerinde sopalarla nöbetteymiş” diyordu bir diğeri. Salonun perdesi sımsıkı kapalıydı. Kimse camın kenarına bile yanaşmıyor, oturanlar yerinden kalkamıyor, telefon elden düşmüyordu. “Oraya gitmeyin” diye uyarıyordu analar yavrularını, “bi de seni kurban veremem” diye yalvarıyorlardı…
Bu korkunun, bu acının, bu yasın 92 yıldır sürdüğünü düşünüp yerin yedi kat altına giresim geldi. Ne özür yeterdi onların bu acısını dindirmeye, ne bir söz, ne en ufak bir jest! Benim tarihim muktedirlerin sayfasında beni çoğunluk yapan, nüfus kağıdımda yazan Müslümanlık beni onlardan “ayrıcalıklı” kılan bir lanet gibiydi. Diyecek ve yapacak bir şey yoktu. Soyları kırılan, yerlerinden-yurtlarından sürülen, mallarına el konulan, kimlikleri küfür niyetine kullanılan bir buçuk milyon Ermeni’den geriye kalanlar onlardı. Ne empati, ne telafi… Hiçbir şey geçirmezdi bu acıyı, bu hazin hatırayı.
Bunu bilerek, bu bilginin acısıyla olduğum yere kıvrılarak yine de oturdum orada. Fakat saatin tik-takları kafama kafama kakılınca dayanamayıp kalktım yerimden; “ben gideceğim Hrant’ın vurulduğu yere” dedim. Şu anda herkes sokakta, vuracaklarsa beni de vursunlar, hepimizi toptan öldürsünler de kurtulsunlar.” Başlar kalktı, birkaç kişi yerinden doğruldu. Sokağa çıktığımızda bu kez acının koluna öfke, isyan girmişti. Herkes omuz omuza, yan yana yas tuttu, gözyaşları sel oldu. Cenaze günü “herkes” yüzbinler olmuştu artık. Kortejin bi ucu Unkapanı’nda bir ucu Agos’un önündeydi.
Hrant bu topraklara gözünü, gömülmek için dikmişti. Ama kendi vatanında, sevdiklerinin yanında ve mümkünse ecel kapıyı çaldığında… Olmadı, 101 yıl önce ne yaptılarsa aynı zihniyetle yine aynısını yaptılar. Devletin bütün organları organize ve sistemli bir şekilde, herkesin gözü önünde cinayet işledi. Öldürülen bir “Ermeniydi” ve bu cinayet devlete göre mübahtı! Soylarını kırmak, bu topraklardan hepsini kazımak, “büyük Türk ideasıydı” çünkü. Ve zamanında Ermenilere yaptıklarını, devlet yıllardır Kürtlere de yapıyor ve değil yüzbinler, birkaç aydın ve sivil toplum örgütünü saymazsak kimsenin gıkı çıkmıyor! Türkiye İnsan Hakları Vakfı’nın son yayınladığı rapora göre 8 ayda (16 Ağustos 2015–20 Nisan 2016 tarihleri arasında) Kürt kentlerinde 78’i çocuk olmak üzere 338 sivil öldürülmüş, 22 kentte 65 kez sokağa çıkma yasağı ilan edilmiş, 1 milyon 642 bin kişinin temel yaşam ve sağlık hakları ihlâl edilmiş ve en az 355 bin kişi göç etmek zorunda kalmış. Alın size insanları rakama indirgeyen, tıpkı 1915’de olduğu gibi gözümüzün önünde yaşanan bir soykırım daha!
“Bazı yaralar zamanla iyileşmez” notuyla kıpkırmızı bir narın alnına yapıştırılan bu sözün altında istediğimiz kadar ezilelim, aynı acı, aynı yas, aynı katliam devam ediyor. Ne devletin ne benim gibi biçarelerin özrü yetmez bunu dindirmeye biliyorum ama yine de bu özür borcunu en azından kendi adıma bir kez daha burada dillendireyim, susayım. Bu dinmez, geçmez ve iyileşmez acının ve yasın anısına son sözü Hrant’a bırakayım:
“23 Nisan bütün çocukların olacaksa eğer ben derim Ermenistanlı çocukların da olsun bir biçimiyle. Çağırın onları da bu kutlamalara. Barıştırın çocukları birbirleriyle, tanıştırın. Sadece 23 Nisan da olmasın 24 Nisan'ı da katın içine. Daha da uzasın o günler, bütün nisanı katın, bütün baharı katın. Hadi siz beceremiyorsunuz diyelim, varolan kinler engel buna. Bırakın bari dünyayı çocuklara, onlar bu işi halleder, yeter ki engel olmayın siz.”