Özür bir kusurun, bir suçun elde olmadan yapıldığını ileri sürme veya bu kusurun hoş görülmesini gerektiren sebep biçiminde tanımlanır. Günlük yaşamda bu tarz özür dilemeye sıkça tanık olur ve hatta bizzat başvururuz. Gerçekten bazen elimizde olmadan bir yanlış yapar, hatalı bir davranışta bulunur ve bu yüzden karşımızdakini incitiriz. Daha sonra deyim yerindeyse aklımız başımıza gelir ve yanlış yaptığımızı anlarız. O zaman da bu yanlış ve hatalı davranışımızdan ötürü incittiğimiz kişiden özür diler ve bizi bağışlamasını isteriz. Özrümüzün bir değer ifade etmesi için öncelikle karşımızdaki insanın suçumuzu veya kusurumuzu hoş karşılamasını sağlayacak bir mazeretimizin olması gerekir. Böylesi bir nedenimiz yoksa, özür dilememiz fazla işe yaramaz veya özür dilerken suç işlemeye devam edersek, tıpkı Tayyip Erdoğan’ın yaptığı gibi özrümüz kabahatimizden büyük olur.
Bir devletin bir halka karşı işlediği soykırım suçu nedeniyle özür dilemek, bireysel olan ve süreklilik arz etmeyen bir yanlışlıktan ötürü kişi veya kişilerden özür dilemeye hiç benzemez. Soykırım son derece ağır bir suçtur, telafisi mümkün olmayan korkunç yıkımlara neden olmuş bir insanlık suçudur. Bu yüzden kendisine karşı böylesi bir suç işlenmiş bir halktan özür dilemek büyük ciddiyet ister. Oysa Tayyip Erdoğan’ın Dersim soykırımı nedeniyle başvurduğu ‘özür dileme’ biçiminde bu ciddiyetin zerresi bile yoktur. Siyasi muarızlarını köşeye sıkıştırmak için bir halkın başına gelebilecek en büyük felaketi bir koz olarak kullanmak utanç verici olduğu kadar soykırım kurbanlarına hakaret etmektir. Erdoğan’ın özrü kesinlikle bu tür bir hakaret niteliğindedir.
Özür dileme her şeyden önce özüre neden olan suçun son bulmuş olmasını gerektirir. Aynı suç farklı biçimler altında işlenmeye devam ediyorsa, yani işlenen soykırım suçunda bir süreklilik varsa, bu durumda özür dilemenin hiçbir değeri yoktur. Bu türden bir özrün altında bir bit yeniğinin bulunduğunu düşünmek hiç de yanlış olmasa gerekir. Erdoğan’ın özür dilerken kesinlikle iyi niyetli olmadığı, tersine bu noktada ahlaksızca bir hileye başvurduğu kesindir. Erdoğan’ın özrü Kürtler üzerinde devam eden soykırıma karşı yürütülen mücadeleyi etkisizleştirmek üzere başvurulan bir politik manevradan ibarettir. Ancak aptalları oynayanlar ya da Erdoğan ile aynı kulvarda koşup Kürtleri uyutmaya çalışanlar bu özrün üzerine balıklama atlayabilir.
Sömürgeci Türk devleti özellikle 1925-40 yılları arasında Kürdistan’da ağır soykırım uygulamalarına girişti. Dersim soykırımı bu soykırımlar zincirine eklenen son halka oldu. Homojen ulus yaratma projesi Türk ulus-devletini 1925’ten itibaren Kürt gerçeğini sistematik bir biçimde yok etme politikasını izlemeye yöneltti. Bu çerçevede devreye sokulan Şark Islahat Planı tamamen bir soykırım planıydı ve devletin Kürdistan’daki tüm uygulamaları bu planın hayata geçirilmesini ifade ediyordu. Dersim’de on binlerce insan bu plana bağlı olarak sistematik tarzda katledildi. Soykırım artıkları mecburi iskana tabi tutuldu. Dersim’de sayısız yerleşim birimi insansızlaştırıldı ve uzun süre ‘yasak bölge’ ilan edildi. Ardından asimilasyona hız verildi ve Kürtleri Türkleştirmede Dersim pilot bölge seçildi. Aynı plan bugün de yürürlüktedir ve AKP iktidarı eliyle en etkili şekilde uygulanmaktadır.
BM tarafından kabul edilen ‘Soykırım Suçunun Önlenmesine İlişkin Yasa’da hangi eylemlerin soykırım suçu kapsamına girdiği maddeler halinde tanımlanmaktadır. Bir topluluğu fiziki olarak tasfiye etmek soykırım uygulamasının sadece bir biçimidir. Asimilasyon politikası ile başka bir topluluğa mensup çocukların egemen ulus kimliği ve kültürü içinde eritilmesi de kendi başına bir soykırım biçimi durumundadır. Aynı şekilde başka bir topluluğun yaşam koşullarını ağırlaştıran veya ortadan kaldıran uygulamalar da soykırım kapsamında değerlendirilmektedir. Genelde Kürdistan’da, özelde Dersim’de soykırımın bu biçimleri hala tüm şiddetiyle devam etmektedir. Egemen ulus gerçekliği içinde eritme politikası burada en tahripkar düzeye varmıştır. Kürtçe’nin kökeninde yer alan Kırmancki lehçesi yok olma tehdidiyle yüz yüzedir. Barajlar Dersim’i insansızlaştırmayı amaçlamaktadır. Barajlarla sulara gömülen sadece kutsal mekanlar ve verimli topraklarımız değil, kadim Kırmanc kimliği ve kültürüdür. Dersim Kürt’ünün kendi celladının kimliğine bürünmek istenmesi gibi, Munzur’un rahmeti de afete dönüştürülmeye çalışılmaktadır.
Bu soykırım uygulamalarının tehdit oluşturan diğer bir sonucu Dersim’in hızla boşalmasıdır. Eskinin sürgün politikası kılık değiştirmiş haliyle devam etmekte, Dersim’in nüfusu sürekli azalmaktadır. Kimliğine ve kültürüne yabancılaşmanın ta kendisi olan modernizme koşma bunda büyük rol oynamaktadır. Öyle ki, Dersim’de yaşama ısrarı ilkellikte diretmek olarak algılanmakta, bunun yerini alan diaspora yaşamı ise ilericilik sayılmaktadır. Görünürde açık zora dayanmıyor olması bu gelişmenin soykırımla bağını görmemizi engellememelidir. Soykırımla eşanlamdaki inkar ve imha politikası olmasaydı, yeryüzü cennetinden farksız bu kutsal topraklar kaçılması gereken bir cehennem gibi görülmez ve bu kadar ucuz terk edilmezdi.
Dersim’e sahip çıkmanın yolu öncelikle modernizme savrulmanın durdurulmasından geçmektedir. Modernist bakış açısı ve yaşam tarzı terk edilmedikçe, içine girilen tükeniş sürecinin önüne geçilemez. Diasporayı mesken seçenler şimdi Dersim’de modern evler inşa ediyorlar. Buralar onlar için tatil döneminde değerlendirdikleri sayfiye yerleri olmanın dışında bir anlam ifade etmiyor. AKP de aynı yolu izliyor: Barajlarla boşalttığı topraklarda yandaş şirketlere muazzam karlar sağlayacak turistik tesisler açmaları için zemin hazırlıyor. Barajlarla sulara gömdüğü ziyaretlerimizin üzerinde modern eğlence mekanları inşa etmek istiyor. Bunun cami, kilise veya havrayı bir bar veya pavyona dönüştürmekten hiçbir farkı yoktur. Bu anlamda barajlar projesi aynı zamanda Aleviliği bitirme projesidir. Yeşil Türkçü AKP faşizmi Dersim’de bitirilecek Aleviliğin Türkiye’deki Aleviliğin de bitişi demek olduğunu çok iyi biliyor ve buna uygun hareket ediyor. Mekke’de biten bir Müslümanlığın İslamiyet açısından anlamı neyse Dersim’de yok edilen Aleviliğin de tüm Aleviler açısından anlamı odur. Bu gerçeği çok iyi bilerek hareket etmek gerekiyor.
Dersim’e sahip çıkmak için yapılması gereken diğer bir çalışma kapsamlı bir ana topraklara bir dönüş seferberliğini başlatmaktır. Ana topraklara dönüş aynı zamanda kendi özüne dönüştür; kendi tarihine, kimliğine ve kültürüne dönüştür. Bu temelde Dersim’i yeni baştan kurmak ve burada demokratik ulusun en anlamlı parçası olarak özgür Kırmanc kimliğini en görkemli şekilde inşa etmek Dersim insanı için en temel görev durumundadır. Her bitki kendi kökleri üzerinde yeşerir. Dersim’den kopuk bir Dersimlinin yaşamı köksüzlüğe mahkûm edilmiş bir yaşamdır ve tükenişe götürme dışında bir sonuç doğurmayacaktır.
Alevi inancına sahip çıkmak, kendi diline, kimliğine ve kültürüne dört elle sarılmak ve ana topraklardan kopuşu reddetmek her Dersimlinin etrafında rahatlıkla bir araya gelebileceği ortak paydalardır. Bunlar aynı zamanda yurtseverliğin de asgari gereklerini oluşturur. Yine soykırım kurbanlarının anısına bağlılığın bunun dışında bir yolu yoktur.
Aynı şekilde AKP’nin önünü açtığı tazminat konusunu da mevcut koşullarda kesinlikle reddetmek gerekir. Bu konuda ilkemiz Sevdin Ağıtı’nda Haydar’ın kardeşi Dursun’a hitabında ifadesini bulmaktadır: “Perê dewlete fincanê axuyo, ne werino ne simino!” (Devletin parası bir fincan zehirdir, ne yenir ne içilir!) Tazminat ancak tüm öteki hesaplar görüldükten sonra gündeme gelebilir. Tersine bir davranış soykırım kurbanlarını bir meta olarak pazara sunmaktan farksız olacaktır.
Erdoğan’ı günümüzün Yezit’i ve partisini bugünün Emevileri gibi görmedikçe kanlı tarihimizden hiçbir ders çıkarmamışız demektir. Her şeyin başı AKP’nin oyunlarına aldanmamaktır.