
Osmanlı’lardan ilallah eden Dersim’liler, Mustafa Kemal’in darbesini kurtuluş olarak görüyor ve yeni ülkenin kuruluşunda ciddi katkı sunuyorlar. 1. Dünya Savaşı’nda doğu cehpesine Ruslara karşı anlaşmalı olarak onlarca aşiret ağası silahlı güçleri ile ittifak kurarak cephe birlikteliği yapıyorlar. İçlerinde Seyit Rıza, Munzur Ağa gibi bölgenin sayılı ağaları da vardır. Fırat Nehri’nin kıyısında yapılan toplantıda, yeni ülkede “Dersim”, içinden yönetilecek “özerk” yapıya sahip bir bölge olarak kabul edilmişti. Yani bugünkü tabirle “özyönetim” demektir. Aynı taktikle düğer Kürtlere, Fransızlar, İngilizlere karşı mücadelede aynı vaatler veriliyor, anlaşmalar yapılıyordu. Ülke kurulacak yönetim şekli “özyönetim” olacak. Yani nerde etnik ve inançsal olarak hangi nüfus fazla ise ordan çıkacak yönetim. Ancak Türkiye Cumhuriyeti kuruluyor; ilk unutulan hatta hiç anımsanmayan bu anlaşma oluyor.
Dersimlilerin kandığı nokta Osmanlı zulmünden kurtulmanın çaresi olarak Mustafa Kemal hareketini devlet-i aliyeden ileri görmesidir. Verilen vaatler unutuluyor sözler tutulmuyor. Koçgirili Alişer efendi bu eksiği erken farkedenlerden biridir. Bölünen Osmanlı imparatorluğundan sıyrılıp özgürleşen ülkeler gibi Kürdistan hamlesini yapıyor. Ancak buna fırsat vermeden en barbar şekilde çeteler ve askerlerce kanlı şekilde bastırılıyor Koçgiri başkaldırısı.
Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra biraz daha işin yüzü belli oluyor. Şeyh Sait, özyönetimin olamayacağını anlayınca karşı çıkıyor. Bu karşı çıkışın ilk ayağı inanç boyutudur. Ancak kısa süre sonra ulusal bir muhteva kazanıyor. Bu itiraza Kürt Teali Cemiyeti de müdahil oluyor. Bu Kürtlerin meşru “özsavunma” hakkıdır. Aylarca süren özsavunma direnişi Diyarbakır’da sıkıştırılıyor. Çünkü Mustafa Kemal’e inanmış Kürtler örgütsüzdür ve kısa sürede çok fazla örgütlenme şansları olmuyor. İstiklal Mahkemeleri hızla kuruluyor. Seyit Abdulkadir tutuklanıyor, İstanbul’dan Diyarbakır’da götürülüyor. Şeyh Sait ve onlarca Kürt önderi de Diyarbakır’a götürülüp insafsızca idam ediliyorlar.
Devlet bu olayın asla böyle bitmeyeceği kaygısı ile Mustafa Abdülhâlik Bey’i Kürdistan’a yolluyor. Meclis düzeyinde ilk rapor dönemin başbakanı İsmet İnönü’ye veriliyor. İsyanın sebepleri ve yapılması gerekenler hakkında korkunç şeyler içeriyordu. Abdülhâlik Bey’in belirttiği hususlardan biri “aşiret reislerinin gücü ve bu gücün devlet otoritesi tarafından kırılmamış” olması hususudur. Diğer bir nokta “aşiret hayatını ortadan kaldırmak için hükümeti güçlü yapmak” ibaresidir. Bu rapordan yola çıkarak “Şark Islahat Planı” adlı kanun çıkarılıyor.
Daha sonra İsmet İnönü raporları ile Kürtleri Türkleştirme girişimleri ciddi boyut kazanıyor. Karadeniz ve batı illerinden farklı kökenlerden insanları Kürdistan’a getirip yerleştirerek Türkleştirme çabası başlıyor. Devletin asıl korkusu Erzincan’da maraba olarak çalışan Dersimlilerin Erzincan ovasını Kürtleştirme korkusudur. Burayı önemle belirtiyor. Bir diğer önemli şey, ovalara sahip olan Kürt yerleşim alanları, Harran, Muş, Van ve Erzincan ovalarıdır. Zira ovada bütünleşmiş birşleşmiş bir toplumun cesareti örgütlülüğü ürkütüyordu. Devam eden bu asimilasyon ve inkar siyaseti bölerek yönetme amacını Dersim adını ‘Tunceli’ yaparak büyütüyor. 1937’de başlayan korkunç kıyımla beraber tutuklanan Seyit Rıza idam öncesi görüştüğünde, “Bana itaat et, af dile seni bağışlarım” diyen Mustafa Kemal’e “özyönetim” sözü verip inkar ettiği için, “Senin hile ve entrikalarınla başa çıkamadım bu bana dert oldu. Ben de sana diz çökmedim, bu da sana dert olsun” der. Kuşkusuz Seyit Rıza’nın bu sözleri “özsavunma”dır. Bütün mazlum inanç ve halkların özsavunması.