Tarihi anlatırken her tarihçi, daha doğrusu bunu egemenler demeliyim kendi perspektiflerinden anlatır. Bu yüzden bütün tarih dersleri ve neredeyse bütün akademik araştırmalar devletli toplum tarihidir. Yüzyıllarca yaşamış devletsiz topluluklar sanki hiç yaşanmamış sayılır ve bu yüzden doğal olan, mesela herkesin kendi kararının geçerli olduğu ''radikal demokrasi'', ''Özyönetim'' ütopya sanılıyor. Aslına bakarsanız devletlerin ne yaptığı o kadar açıktır ki ve bu dehşetli şiddetin çaresizliği karşısında ona karşı olanlar, devletin parçası olanlar ve bu şiddetin uygulayıcıları bile her fırsatta çaresiz olduklarını dile getiriler. Bu düşünsel hegomanyadan başka bir şey değildir ve devletin, şiddet tekelinin ayakta kalabilmesinin asıl nedeni bu hegomonyadır.
Bu yüzden Özyönetim’in, radikal demokrasinin ne olduğu ve yaşantımızı nasıl değiştirdiğini bugün anlatabilmek barışın gelebilmesinin en önemli koşullarından biridir. Devlet gözlüklleriyle bakanların bir türlü anlamadıkları, perspektifleri hendekleri aşamadıklarından gördükleri, sadece devlet çukurudur. Devletçi tarih baskısından muhtemel gözünüzden kaçmıştır. Bu yeni bir şey de değildir. Yüzyıldan daha önce dünyanın en büyük yazarlarından biri Tolstoy şöyle diyordu;
"Yüz adam arasında bir kişi doksan dokuza egemen olsa, bu adaletsizdir, despotizmdir; on kişi doksanı üstünde egemen olsa, bu da aynı biçimde adaletsizdir, oligarşidir ama elli biri kırk dokuzuna egemen olduğunda (ki bu sadece teoride böyledir çünkü gerçekte egemen olanlar bu elli bir kişinin sadece on, on biridir) bu tamamen adildir, özgürlüktür! Aşikâr saçmalığıyla bu akıl yürütmeden daha komik bir şey olabilir mi? Gel gör ki siyasi yapıda reform yapmaya kalkan herkesin temel aldığı işte bu akıl yürütmenin ta kendisidir."
Tolstoy’a göre çoğunluk iktidarının bir şekilde "adaletin", "özgürlüğün" vücut bulmuş hali olduğu fikri tam bir saçmalıktır. Demokratik olsun olmasın, "yasalar, onlara uymayanları dövmeyi, özgürlükten mahkum bırakmayı ve hatta katletmeyi içeren organize şiddet vasıtasıyla hükmeden insanlar tarafından yapılmış kurallardır." Yasalar, iktidar sahipleri tarafından kendi çıkarları doğrultusunda yazılır ve uygulanmak için şiddete gereksindiklerinden, fiiliyatta köleliğe işaret ederler.
Tolstoy ayrıca insanları yönlendirmek, onlara cemiyetin bütününün esenliğini sağlayacak biçimde yaşamanın yollarını öğretmek gerektiği savını da ele alır. Prensipte "tamam" der Tolstoy ama yasa yapanların "üzerinde şiddet uyguladıklarından daha ferasetli" olduklarının kanıtı nedir? "Aslında" diye devam eder, "Kendilerine, insanlara şiddet uygulama iznini vermeleri, onlara tabii olanlardan daha çok değil, daha az feraset sahibi olduklarını gösterir.'' Şiddet uygulayan bir rehber ne ferasetlidir ne de akılcı. Başka bir anonim bölüm önsözünde yazdığı gibi, "Eğer yalnızca şiddetle yönlendirilebilecekse, insan neden akıl sahibidir?'' Tolstoy için şiddet ve akıl birbirlerini dışlayıcıdır:
İkisinden biri: İnsanlar ya akılcı varlıklardır ya da akıldışı. Eğer akıldışı varlıklarsa hepsi akıldışıdır ve öyleyse aralarındaki her şeyin belirleyicisi şiddettir, o zaman da bazı insanların şiddet kullanma hakkına sahip olmasının, diğerlerinin olmamasının bir nedeni yoktur. Bu durumda devlet şiddetinin hiçbir haklı nedeni olamaz. Ama eğer insanlar akılcı varlıklarsa ilişkilerinin, iktidarı bir şekilde ele geçirmiş olanların şiddetine değil, aklına dayanması gerekir. Bu durumda yine devlet şiddetinin hiçbir haklı nedeni olamaz.*
* Anarşizm ve Din-Derleyen Alişan Şahin-Öteki Yayınları