Geçtiğimiz hafta Polonya’nın Başkenti Varşova’da İran karşıtlığının ön plana çıktığı bir uluslararası toplantı gerçekleşirken aynı gün İran’ın Pakistan sınırına yakın bir bölgede intihar saldırısı düzenlendi. 27 İran Devrim Muhafızı öldü 13’ü de yaralandı. Saldırıyı Ceyş el Adil adlı ABD-Suudi destekli aynı zamanda El Kaide ve DAİŞ bağlantılı bir grup üstlendi. İran makamlarının intikam yeminleri dışında ilk dile getirdikleri şey Varşova’daki toplantıyla olan paralellikti.

Bu hafta başı ise söylem biraz daha farklılaştı. İran Parlamento Sözcüsü Ali Laricani saldırının “Pakistan tarafından planlandığı ve gerçekleştirildiğini” ve bu ülkenin bunun hesabını vermesi gerektiğini söyledi. Ne tesadüftür ki aynı günlerde Suudi Veliaht Prensi ve Savunma Bakanı Muhammed bin Selman’ın Pakistan ziyareti başlamış, yiyecek ekmeğe muhtaç Pakistan yönetimi Prens’i büyük bir şaşaa ile karşılamıştı. İran’ın suçlamalarına dönük henüz Pakistan’dan bir ses çıkmadı. Fakat saldırının olduğu günlerde Suudi basını özenli bir dille Ceyş el Adil’in etnik temelli Beluci bir örgüt ve İran yönetimine karşı mücadele eden Arap, Kürt gruplarla “benzer” bir pozisyonda olduğu vurgulanıyordu. Dinsel yan kendileri tarafından da pek meşruiyet barındırmadığı görülüyor olsa gerek ki grubun Selefi yapısı öteleniyordu.

Bu olanların paralelinde başka bir saldırı ise Hindistan sınırları dahilinde olan Keşmir’in Hindistan’ın kontrol altında tutuğu kesiminde geldi. Burada Hindu askeri aracına, bomba yüklü başka araçla saldırı gerçekleştirildi, olayda 44 asker ölürken, 20 asker ise yaralandı. Saldırıyı Pakistan’da üslenmiş olan Ceyş-i Muhammed Örgütü üstlendi. 2000 Yılında kurulan örgütün, Taliban ve El Kaide bağlantıları olduğu basına yansıyan bilgiler arasında.

Hindistan Başbakanı Modi, Pakistan’ın saldırının arkasındakilere güçlü bir cevap vereceği konusunda uyardı. Pakistan’ı terör yatağı olmakla suçladı. Sınır ötesi operasyonlardan bahsetti. Bu açıklamalara ABD, Pompeo ve Bolton’un ağzından destek çıktı. Pazartesi günü açıklamaların ilk sonucunu gördük. Hindistan ordusunun operasyonlarında aralarında 4 askerinde bulunduğu en az 9 kişi hayatını kaybetti. Muhtemelen Hindistan yönetimi bu operasyonları artırarak sürdürecek. Pakistan-Hindistan ayrışmasına (1947) dayanan sorunun bugün özellikle Pakistan’ın istikrarsızlaştırılması doğrultusunda kullanılarak dolayısıyla Çin’in stratejik hamlelerinin baltalanması olası. Küçük bir olasılık olmakla birlikte Hindistan’da Müslümanlar ve diğer dinsel kesimler arası çıkabilecek çatışma hali çok daha büyük felaketleri tetikler. Müslüman nüfusu Hindistan’da son tespitlere göre 151 milyon civarında fakat buna rağmen sözcüğün her anlamıyla azınlıktalar.

Çin bütün bunlar olurken ısrarla Pakistan yönetimine sahip çıktı. Tabii burada aslında öncelediği şey artık önemli ölçüde bağımlılaştırdığı Pakistan üzerindeki çıkarlarıydı. Bir sahip çıkan daha vardı, bu yazının başında değindiğim Prens Salman. Salman’ın burada başta madenler olmak üzere birçok ekonomik başlıkla ilgilendiği çeşitli anlaşmalar imzalayacağı biliniyor. Bunların arasında en çok dikkat çekeni ise Pakistan’ın Gvadar bölgesinde on milyar dolarlık bir petrol rafinerisi kurma isteği. Ne tesadüftür ki Gvadar Çin’in şimdiden yerleştiği Çin’i Umman Körfezi’ne demir yolu ile bağlayacak mal ve enerji akışını sağlayacak ana durak. Fakat demir yolu hattı aynı zamanda istikrarsızlaşması olasılığı güçlü olan Belucistan bölgesinden geçmekte. Çin Gvadar’dan İran petrolünü de taşımayı planlıyor. Suudi yönetimi Gvadar’a bir petrol rafinerisi yaptırırsa kendiliğinden İran’a burada da rakip olmuş olacak ve hali hazırda Çin’in bir numaralı petrol kaynağı olma durumunu satışların miktarını artırarak pekiştirecek. Zaten Prens Selman’ın bir sonraki durağı olan Hindistan’dan bugün Çin’e geçmesi bekleniyor. Burada dikkat çeken şey genellikle ABD paralelinde davranan Suudi iktidarının bu kez Çin karşısındaki pozisyonu ve Pakistan yönetimine olumlu yaklaşımı nedeniyle görece ayrıksı bir tavır içinde olması.

Son olarak bölgede faaliyet gösteren örgütlerin pozisyonuna bakacak olursak, çoğunun kökeni Soğuk Savaş ideolojisiyle biçimlenmiş bu gruplar, başından beri bölgedeki çeşitli istihbarat örgütlerinin manüplasyonuna açık oldular. Bugün de işlerin başka türlü gittiğine dair bir işaret yok. Postmodern karakterli yeniden paylaşım savaşında onların da (özellikle bağımsız bir ideolojik hat çizememeleri nedeniyle) DAİŞ’le beraber büyük güçler için “kullanışlı” olmaktan başka şansları yok.