Simun Petrus (Saint Piere)’un ölümünden sonra (MS 64 ya da 67) kurulan Papalık sistemi, devlet ya da aile gibi, tarihin kaydettiği en eski kurumlardan biridir. 2000 yıla yakın bir tarihi olan bu kurumun bugünkü şefi olan Alman kökenli Papa, bu kurumda en sonuncusu 600 yıl önce görülmüş bir olayı yeniden yaşattı: İstifa etti.

Nedenleri üzerine değişik yorumlar var ama bu yorumların bütünü, papalık kurumu içerisinde yaşanmakta olan ve artık üzerinin örtülmesi mümkün olmayan çirkinlikleri sergileyen bir gizli dosyanın papaya sunulmasına dayandırılıyor. Gerçekte mülkiyet sistemlerinin koruyucusu ve bu sistemleri ayakta tutan gerici değerlerin yaratıcısı ve savunucusu olan papalık kurumu, özellikle son birkaç yüzyılda dini inanç sahibi halk kitlelerinin güvenini hızla kaybederken, uluslararası sermaye güçlerinin ve onların egemenliğindeki kapitalist-emperyalist devletlerin desteğiyle ayakta kalmaya çalışan bir kurumdan başka bir şey değildir. Kurumun ulaştığı çürüme ise çoktandır Katolik kilisesine bağlı fanatik kimlik sahiplerinden başka herkes tarafından görülmekteydi. Ve bugünkü istifanın perde arkasını aydınlatmaya çalışan en ciddi iddiaya göre ise, adamcağıza sunulan bir gizli dosyadaki bilgiler papalık müessesesi içindeki pisliklerin ulaştığı boyutları öylesine sergilemiş ki, bu işin altından kalkabileceğine gözü kesmeyen ve böylesi bir kurumun başı olmayı kendine yediremeyen Papa istifa etmeyi tercih etmiş.
***
Türkiye’de de Diyanet İşleri Başkanlığı “devrim” üstüne “devrim” gerçekleştiriyor! “Yeni” NTV’de yaptığı son röportajda Türkiye’deki Sünni-Hanefi dinin Başkan’ı nihayet lütfedip “vaazların Kürtçe verilebileceği” müjdesini kamuoyuna açıkladı. “İslam’ın buna hiçbir zaman engel olmadığını ve zaten Türkçe bilmeyen yörelerde yıllardır vaazların Kürtçe verildiğini” de sözlerine eklemeyi unutmadı. Ve böylece 90 yıllık “gerçeği” İslami yöntemlerle bir çırpıda gözümüzün önüne seri verdi.
Sahtekarlığın bu boyutunu görünce, milliyetçi-ırkçı bir ideolojinin devlet dini olarak benimsenmiş olduğu sömürgeci bir ülkede, devlet kontrolündeki resmi bir İslami kurumun ulaşabileceği çirkinlik düzeyinin Batı standartlarını beş on kat katladığını görerek ürkmemek mümkün değil elbette.
Resmi dinin Başkan’ı tarihi çarpıtmaya yelteniyor, sahtekarlık yapıyor, yalan söylüyordu. Kürdistan dağlarına bomba yağdıran uçaklar, bombanın yanı sıra “İslam’ın teröre karşı mücadelede Kürtlere şehitlik vaat ettiğini müjdeleyen” yeşil kağıtlara basılı bildiriler de yağdırmıyor muydu? Bu bildiriler Hizbullah denilen cinayet örgütünün meşruiyetini savunmuyor muydu? Bu meşruiyetin içerisinde sadece Türk vatanına, Türk milletine, Türk devletine sadık Kürt İmamlar adıyla toplanmaya çalışılmıyor muydu? Dini, sömürgeci devlet politikalarından ayırmaya çalışan Cuma Serhildanları’nın karşısında devletin dininin kurumları, bunların gayri meşruluğunu savunan açıklamalar yaparak Kürt’ü Kürt’e karşı kışkırtmaya çalışmıyor muydu?
İşin bir başka boyutu: Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarından Alevi, Hıristiyan, Êzîdî, Yahudi ya da diğer inanışları ve Ateistleri temsil etmeyen bu kurum, onlardan vergi adıyla alınan paralarla sadece Sünni-Hanefi devlet dinini beslemeye ve ötekilerin ocağını söndürmeye çalışmıyor muydu? Alevilerin ibadetevini reddedip ve onları devletin camisine davet eden o iğrenç fetvanın sahibi bu kurum değil miydi?
İslami inanışı devlet çıkarlarına göre uyarlayan bu kurum, kamuoyunu aldatmaya yönelik şov yapıyor. Ama hala Sünni-Hanefi olmayan kitlelerden de alınan vergilerle nemalandıkları yani haramla beslendikleri gerçeğinin üstünü örtüp şov yapıyor. Ermeni soy kırımının, Asuri-Keldani, Kürt ve diğer halklara yönelik devlet katliamlarının sözünü etmeden; tersine bu katliamlarda kirli savaşın psikolojik savaş cephesinde aktif olarak yer alan Diyanet İşleri Başkanlığı, eli Türk olmayan katledilmiş hakların, Sünni-Hanefi olmayan inançların kanına bulaşmış birinci dereceden sorumlu bir kurumdur.
***
Barış sürecinin desteklenmesinde elbette bütün kurumlar yer almalı, barış  atmosferinin oluşturulmasında herkes katkılı olmalıdır. Ama bu çaba, daha birkaç yıl öncesinde elinde din silahıyla Sünni-Hanefi olmayan bütün diğer inanç gruplarına ve Kürtlere karşı kirli savaş içinde yer alan kurumların, sanki hiçbir şey yaşanmamış gibi bir tutum takınarak kendi geçmişlerini sütten beyaz göstermeye çalışmaları tarzıyla gerçekleştirilemez. Devletin bütün kurumları, sürece öncelikle kendi özeleştirileri ile başlamalıdırlar ki sürecin biricik gereksinimi olan “güven” duygusu pekişebilsin. Sivas katliamında mağdurların yanında yer almamış, Maraş’ın Çorum’un, Tokat’ın hesabını sormamış bir İslami kurumun, bugün halkların hangi dilde vaaz ya da hutbe okutabileceği üzerine konuşma yapması sadece adaletsizlik, haksızlık, gaspçılık ve haddini bilmemek değil, kendi varlığını daha da suç batağına gömme anlamına gelir.
Biz biliyoruz ki bugün yaşanan barış sürecin yaratıcısı olan Kürt halkı ve müttefikleri, kendi inançlarını kendi dillerinden yerine getirmek için on binlerce bedel ödemeyi göze aldılar. Ve kazandılar.
Her daim soykırım ve katliamlarını yaratıcısı olan Devlet’e sesleniyorum: Siz de ahlakınızda ve vicdanınızda bir devrim yapın ki barışa katkınız olsun ve siz de kazanın: “Katliamlarınız için özür dileyin!” Bu yeter! Kürt halkının sizi affedecek kadar büyük bir yüreğe sahip olduğuna inanıyorum.