Kurban bayramı yaklaştıkça, yaşadığım kentte bilboardları „insani“ sloganlar doldurmaya başladı. Birilerine iyilik yapmak istiyorsanız, bir şeyleri „kurban“ etmelisiniz, deniyor kısaca.
İnsan ister istemez bu hikayeyi başa sarmak istiyor. Yardım için neden kurban verilir? Nedir bu işin hikayesi diye… Kurban ve iyilik, kurban ve vicdan… Aklıma hayırlı cümleler gelmiyor.
Uzun zamandır kütüphanemde yer alan bir kitaptan yardım istiyorum: René Girard’ın „Günah Keçisi“. Temel sorusu şudur kitabın: Kurban ibadeti insandaki şiddet eğilimini kurbana yönlendirme hali midir? Yazara göre, her tür kurban sunumu iki ikameye (yerine koyma) dayanır: Birinci ikamede, kurucu şiddet tüm topluluk mensuplarının yerine tek bir kurban koyarken, ikinci ve ayinsel olan ikamedeyse ikame kurbanın yerine sunulabilir bir kurban konulur.
Çevreye, kadına, kız çocuklarına yaşam hakkı tanımayan insan türünün „erkek“ olanı için her gün bayram olsa gerek. Her gün „iyilik“ için kurban kesme derdinde. Kadın da hayvan da „et“ parçası olarak görülüyor ve kurban edilmesinde sakınca görülmüyor. Üstelik toplumları bir arada tutan, değerli ve ilahi bir misyon olarak görülen „din“ de bu „et“ üzerinden kurallarını belirliyor, insan türünün erkek olanı için „yaşanabilir“ bir dünya hazırlıyor.
Kız çocuğunun kurban edilecek olan hayvana sarılmış, onu öperken ki fotoğrafının bir motto ile yer alması işin süsü. Aynı kız çocuğunun gözü önünde „namus“a kurban giden annesi babası tarafından doğranmıştır, mesela! Toplum ise ne ikiyüzlü ve şüpheli ahlakçı: Hep kurbanı olanı destekler, kurbanı değil!
Hz. İbrahim’in Tanrı’ya verdiği söz üzere oğlu ki tek oğlu İsmail’i kurban ettiğini gösterir kartpostalları her bayramda eşe dosta gönderdiğimizi unutmayalım, bu arada! Tanrı dahi insafa gelip, yukarıdan bir koç yollar Hz. İbrahim’e, elindeki bıçak tam da İsmail’in şahdamarını ısıtmışken hem de…
Kurban Bayramı’nda yaşadıkları tüm alanı „kan gölü“ne çeviren bu inanmış „erkek“ türü, bayram öncesi ve sonrasında da kendi bahçelerini sürekli kanla sulamıyorlar mı sanki?
Kitap kurbanı insandaki şiddeti başka bir „aday“a yöneltme şekli olarak tanımlıyor. Hem bu kadar inançlı, iyilik düşkünü olup hem de elinde bıçakla hayata sığınmanın anlamı ne ola ki? İşlenen günahların affı için icat edilen kurbanın toplumların hayatını kıyıcı ve kurban üzerine inşa ettiğini görüyor muyuz? Üstelik bu kıyıcı/kurban sahibi neden bu kadar aceleci ve buyurgan? Çünkü ilahi bir emri uygularken insan, büyülü bir düşünce ile hareket ediyor. Ağzındaki dualar da o nedenle çok kalabalık…
Denk geldiği için daha açık adres vereyim:
Bir ayı çoktan geride bırakan açlık grevleri… Cezaevlerinde yüzlerce insan kritik eşikte, hayatlarının akışını değiştirecek zaman tüneli içinde derin derin ilerliyorlar. Kıyıcının buyurganlığından zerre şüphemiz yok: uzun zamandır elinde bıçak, irili ufaklı ayinlerle kutsuyor „kurban“ geleneğini. Ve hep bu kıyma halini „iyilik, büyülü düşünce, inanç“ söylemi üzerine temellendiriyor. Yorulmuyor da üstelik! Rastlantısal olarak değil, nokta atışıyla seçtiği kurbanlar her zaman ölmek zorunda değil; ama öldüren cümlelerle toplumları hedefe koyduklarını „öldürmek“ için harekete çağırıyor. Êzidîleri hedef gösteriyor, Alevileri, kadınları, Kürtleri, Musevileri… Onlara bıçakla erişemeyince doğaya çeviriyor gözünü ve kepçelerle, kazmalarla, bombalarla dağları, ormanları, suları hedef alıyor.
Hala aklında o büyülü düşünce! Hala o buyurgan ve aceleci tavır: „Bir an önce keselim, işimize bakalım. Daha bayramlaşmaya gideceğiz“ sevinci!
Kurban bir şey için ödenen bedelin adı. Nefretin güçlü vuruşlarla sahaya indiği yer. Kandaki kırmızı tutkuya ve yaşamsal olana işaret eder, bilirsiniz. Nefretin alacağı kurbanın, nefret edenin içindeki nefret duygusunun ne kadar tutkulu ve yaşamsal olduğuna bir işaret… Malatya Sürgü’deki nefretin bir Alevi ailenin kapısına birkaç saat içinde elinde sopa ve meşalelerle onca adamı nasıl getirdiğini sanıyorsunuz? Ya Sivas’ta o otelin önüne „kurban“ diye bağıran bu kadar çok günahkârın nasıl biriktiğini düşünüyorsunuz? Yaşadığım topraklarda Êzidîler’in nasıl canice öldürüldüğünü, Süryanilerin arkasına bakmadan nasıl kaçtığını, Dersim’de onca insanın acımasızca nasıl doğranıp yakıldığını düşünüyorsunuz?
„Büyülü düşünce“ denen inancın ve politik mevzuların „iyiliğe“ gereksinmesi yok ve zamana da…
Kafam karışık. Bu yazıyla bir hayli dağıldım, o halde sizin de kafanız karışık. Ama en net olduğum soruyu sorayım:
Keçinin suçu neydi sahi?
Ama haftaya devam ederiz. Bağlamam gereken önemli bir sonuç var çünkü…
Pardon, keçinin günahı neydi?