SİBEL YÜKLER


Bu öykü, zorla Müslümanlaştırılan Ermeni kadınların gerçek hikâyesidir.


“Koş, koş. Leğen getir,” diyerek balkondan bana bağırıyordu. Tezgahın altından bir tane kapıp balkona koşmuştum.

“Bu böyle dinene kadar dolar, sonra da bir bereket yıkayıveririz saçlarını.” Nisan yağmuru saçları uzatırmış, öyle derler. Besi-bereketi mi varmış ki uzasın, zannetmem.

Babaannemin böyle âdetleri çoktu. Mayıs gelince de bütün kapıları ardına kadar dayayıp eşiğe bulgur ve pirinç serper, bir tencere suyun içine de tuz atıp kapının önüne koyardı. Hızır gelecekmiş de bütün evi şöyle bir güzel bereketlendirip gidecekmiş.

“Nisanın ilk günleri yağmurlar şenlikli yağar. Ama son günlerinde nedensiz bir hüzün bulutu dolaşır tepemizde. O bulut sanki böyle içi karardıkça, gönlü daraldıkça, yarasının kabuğu oynadıkça ağlar ağlar da, hepimiz o gözyaşının altında yas tutarız. Bilmem ki, vardır bir hikmeti.”

Yağmur dinmişti. Balkondaki leğeni dolduğunca bırakıp içeri girmişti. Masanın üzerinde duran çiçeğe bir parmak bal çalar gibi dokunmuş ve anlayamadığım sözler söyleyip köşesine kurulmuştu.

Bizim oralara bahar hep erguvanla (leylak) gelirdi. Babaannemin ahretliklerinden Refika Nine, elinde bir tutam erguvanla kapımızda belirir ve “Al yavrucuğum, için bahara, dışın mora boyansın” derdi.


Akordeonun ardındaki Lütfiye

“Akordeon,” dedi babaannem birdenbire. Zaten her söze, bir kitabın ortasından girer gibi başlardı. “Köşede yağmurun doldurduğu leğenler şöyle dursun, anamın sedef işlemeli akordeonundan çıkan sesle birlikte avluyu bir güzelim temizlerdi Lütfiye. Lütfiye işte, hani bizim Ermeni Lütfiye. Yağmurdan çamura yüz çalan o avluyu böyle bir başından bir sonuna yıkarken, içi oyuk, dışı yanık türküler söyler idi. Diyeceksin şimdi, akordeon nere, türkü nere. Değil işte. Bizim bilmediğimiz ortak bir hikâyenin dilinden yakardı ağıtlarını onlar.”

Kulağım onda, gözüm ise balkondaki leğendeydi. Hâlimi fark edince usulca balkona baktı ve ardından bana dönerek, kıyısı kırık bir tebessüm etti. Gözlerimin içine baktı ve başımı dizlerine yasladı.

“Anam o vakitler 15’inde imiş. Derler ki o senelerde gün hiç aymadı, bahar yüzünü hiç göstermedi. Sanki ulu bir kadın geldi, bütün toprağı efsûnladı ve nice bereketini bir elden alıp lanetledi. Analar doğurmaya korkmuş ya, benim anamı nedense oyunların koynundan alıp erin koynuna koyuvermişler. Yeğsa, henüz anama nikâh kıyılmadan önce, bahçede bir o yana bir bu yana koşturduğu çocukluk arkadaşı. Rivayet odur, Sulusokağın bir başından başlamışlar kıymaya. Köşemet desen, hemen 80 adım yukarısı. ‘Hamama kadar kanlar aktı,’ derlerdi. Topçam’ın eteklerinde kaç insanın boynu bir kelle parasına gitmiş, hiç bilinmez.

Bunların hepsi rivayet ya, bir gün Yeğsa ve ailesi, anamların kapıya zor atıvermiş kendilerini. Anam derdi ki, tokmağın sesine değil, çırpınan bir avuç yüreğin sesine irkiliverdiydik. Yetim imiş Yeğsa, kardeşleri ve anasıyla bizimkilere sığınmışlar. Ortalık pür telaş, gün desen kara. Askerler, tuhaf tuhaf herifler sokak başlarına kurulmuş, evlerin kapılarına dikilmiş. Birileri yerlerde sürükleniyor, birileri at arabalarına tıkış tıkış ediliyor, birileri de…

Yeğsa ölürüm de göç etmem, diye ememin dizlerine yığılıvermiş. Anası desen bir elinde bir bebesi, bir memesinde diğer bebesi garip garip ağlamaya başlamış. Emem demiş ki, mahzene indirelim. O vakitler Yahudi evlerinin altındaki gibi, bağ evlerinde de hep mahzenler vardı. Anam kurnaz kadın, anlamış tabii olacakları, yok demiş. Almış Yeğsaları yüklük odasının köşesine yerleştirmiş ve hızlıca büyük odaya geçmiş. Ememe udu işaret etmiş ve kendisi de akerdonunu alıp başlamış çalmaya. Ama ne çalma… Babam rakısını doldurmuş ve anamın karşısına kurulmuş, kocadedem korkmuş zaar, kocaninem desen hiç bilmediği duaları sıralamaya başlamış. İşte o an kapının tokmağı bir kez daha hızlıca vurulmuş. Gelenler asker, açın arama var, diyor. Babam usulca açmış kapıyı, hay’atı atlayan önce sesin geldiği odaya doluşmuş, bir bakmışlar ki rakı var, ud var, akordeon var… Bir kısmı ilk iş mahzenin yerini sormuş, diğer kısmı da odalara bakmış. Anam can havliyle akordeonun tuşlarına daha kuvvetli basıyormuş. Mahzenden çıkan askerler, odadan çıkan askerlerle ortada kesişip babama dönmüşler. Babam demiş ki, yeni düğün ettik idi, ailecek oturup saz söz ediyoruz, buyurmaz mısınız? Kocaninem atlamış hemen, gelin evladım iki soluklanın hele, ağırlayalım sizi, diye. Askerler hızla çıkmışlar evden.

Anam bu, durur mu, hiç renk vermeden çalmaya devam etmiş. Onlar sanki başka bir vilayete gidene kadar çaldım da çaldım, derdi. İşte o akordeon, Yeğsa’nın ağacını kurtarmış… Kaç gün, kaç gece evden adım atmamışlar da, bir ikindi vakti kökleri için köklerinden olmuşlar…”


Yeğsa’dan Lütfiye’ye

Yeğsa’nın bir gece vakti son bulan hikâyesi, yıllar sonra avluyu temizleyen Lütfiye olarak devam ediyormuş, bilemedim.

“O, avluyu temizlerken acısını da, yasını da, yarasını da bir suya anlatır gibi akıtırmış demek ki. Sonra da bizi alıp bacaklarının arasına oturtur, başımızı yere eğip saçlarımızı yıkamaya başlardı.”

Şimdi bu nisanın neresi bereketliydi ki? Bereketi, biteviye var olan ortaklık mıydı, canı cehenneme değil miydi? “Keşke,” dedim, “keşke hep Yeğsa’yı görebilseydik, keşke hiç Lütfiye olmasaydı. Ya da, keşke ben de geçmişte yaşasaydım, Yeğsa’nın ellerinden kalbine yol alsaydım”.

“Yanılıyorsun,” dedi babaannem, “sen her baharı Yeğsa’nın müjdesiyle karşılıyorsun. Kök salabilmek için kökenini fedâ eden Yeğsa’nın, geriye bıraktığı o boz tenli kız çocuğu, sana her baharda elinde erguvanlarla geliyor.”

Bu nasıl bir çatlaktı ki, öylesine derin oyuklara neden olup içine mahpus etmişti. İnsan ne vakit birbirine bu denli değmişti de, böylesine öyküler çıkarmıştı. Birkaç dakikanın içine sığan onca yarayı sayamıyordum.

Yeğsa’nın bir gece Aliye’ye sığındığı evde, başka bir geceye Lütfiye olarak yatışını, o akordeonun her nisan berekete, yasa, acıya ve geçmişe yakılan bir türküye eşlik edişini, Lütfiye’nin bütün bunlara ağlayan bir göğün yaşlarıyla babaannemin saçlarını yıkayışını, sonra da, yaşama başladığım günden bu yana her baharı bana müjdeleyenin onun kızı Refika oluşunu…


Refika’daki gizli çatlak

Bir bahar günü kaybettim babaannemi. Onu kaybettiğim gün ailemi de kaybettim. Doğduğum, büyüdüğüm ve doyduğum toprağı terk etmeden evvel, koynuna dolmak ve dizlerine yatmak için Refika’nın kapısını çalmıştım. Vaktiyle en zift günümde ne var ne yoksa Refika’nın pervazına akıtmış evime giderken, son dönüşümün yine Refika’nın evine olacağını nereden bilebilirdim. Hatta, çatlağımın onun iki dudağı arasında gizli olduğunu nasıl anlayabilirdim.

“Refika Nine,” dedim, “ben Yeğsa’nın hikâyesini biliyorum. Öğrendim ki nisan, ortak bir acının hayatta var ediş ayı imiş.”

“Başka ne öğrendin?” dedi Refika Nine. Başka ne vardı ki bu hikâyede? Aklım karışmıştı yine, “Nasıl başka?” diye soruverdim.

“Ah oğul balım, her ölecek ölmeden bir gizini bırakır ardında kalana. Her dönüşün altında bir korku da yatar muhakkak. Sen hiç sordun mu babaannene, niçin her yılbaşına patik örerek giriyorsun, diye. Niçin her sene bir vakit çörek yapıp dağıtırsın da, soranlara aile geleneği dersin, diye?”

“Bak” dedi, “sen şimdi gidiyorsun ya, ismini-cismini de bırakıp gittiğini düşün. Her şeyi bırakıp gidiyorsun ya hani, alışkanlıklarını da bırakabilir misin? Sen artık filanca yerli değilsin güya, fakat her sabah o yerin geleneğince ilk iş ocağa kahveni koyuyorsun. Sorana da, böyle alıştım, deyiverip geçiştiriyorsun. Bunu evladından bile saklıyorsun hatta. Çünkü unutulsun istiyorsun, kesiveriyorsun kökünü, kökenini. Ah oğul balı, ama bilmiyorsun ki, nereni kesersen kes, ölmedikçe o kan bir yerinden akar.”


Miraslının ağzından ‘kalan’ hakikat

Adı bıçakla kazılmış yaralar, tuza batırılmış gibi büyük bir çığlık atar dokunulduğu yerlerde. Refika’nın evinden çıktıktan sonra, ne kadar yakınım varsa yıllar boyunca aynı soruyu sordum. Sayısız kere verilen ‘bilmiyorum’ cevabının ardından bir gün, “Olsak da ama kalmamıştır artık,” cevabı aldım. Bu yetti bana. Her giden, gitmeden bir giz bırakmıştı sahiden. O miraslının biri, sonunda bütün gizini çatlağa döküvermişti:

“Ama çok olmuş, sürgünden de çok önce. Bilmiyoruz, unutmuşuz bile. Sen de sorma böyle sorular daha. Bitti, gitti. Kalmaz artık öyle. Korku nedir bilir misin sen! O kadar anlattım sana. Ben bilmiyorum, sen de bilmiyorsun. Kalmadı o iş.”

Konuşmanın ve bilmenin yasak olduğu, unutmanın ve yok saymanın ise kavil kesildiği bir ailede, kalan; her nisanı bana yas eden bir ilik bağıydı.

Hayli vakittir baharı erguvanlarla karşılayamadım. O nedenle, baharın gelişini içimdeki yas yığınından anlıyorum. Babaannemin elini masada duran erguvana değdirirken söylediği sözleri şimdi biliyorum: “Pariluys Yeğsa.”

“Günaydın Yeğsa,” diyordu babaannem. Artık ne Yeğsa, ne yayam (babaannem), ne de Refika hayatta. Her ölecek ölmeden bir gizini bırakmıştı ardında kalanlara. Pariluys Yeğsa!


*Yazı Gazete Şûjin’dan alıntıdır