“Biz kırıldık daha da kırılız. Kimse bağışlayamaz bizim suçsuzluğumuzu.” Cemal Süreya Cemalım öyle haklı ki öyle içten öyle yürekten ki; onlar kim olurlar ki bizi bağışlasınlar. Biz çiçeğin kokusunu, ekmeğin buğusunu, kırmızının dokusunu, mavinin hatrını başımızın üstünde taşıdık. Serçenin kanadını kırmadık, karıncaya dokunmadık, buğday başaklarına ikrar verdik. Bu yüzden kutsaldır emeğin yüceliği sevdanın asiliği bizde.
Bir ilden bir ile, bir şehirden bir şehre yetmedi; bir ülkeden başka ülkeye sürüldük. Bütün amacımız Anadolu’nun halklar bahçesi olduğunu bu bahçede her çiçeğin kendi renginde açması kendi kokusunda tütmesini istemekti. Her iyi niyetimiz mücadelemiz onları dumura uğrattı. Beyinleri sarstı algılayamadılar. Bundan dolayı her defasında hep imha planları ile saldırdılar suçsuzluğumuza.
Bir sonbahar günü film koptu ve Paris’in isli sokaklarında içli bir Siverek ağıdı dolandı. Yılmaz Güney bize, işçi sınıfı gibi omuz omuza duran beyaz dişleriyle gülüşünü bırakarak Eylül ayının sarımtırak renkleriyle çekti gitti. Çocukların belleğinde “çirkin kral” gençlerin dilinde “firari eşkıya” halkın dilinde “devrimci sanatçı” olarak kaldı. Paris o gün bu gündür yaralı serçeler kadar kederlidir. Film yarım kalmış, umut kekelemiş, aşk küllenmişti.
Dolanır dolanır yılların sancısı diline, bir Kürtçe şarkı mırıldanır Ahmet Kaya. Çatlar alnı kafatasçıların, statüko yıkılır. Çatal bıçak sesleri ortalıkta zırvalar. Irkçı ağızlarda salya sümük kısacık tarihinin marşını söylerler. Ahmet halkın gücüyle zırhını kuşanır alır şarkılarını çeker gider ve Paris’e döker şiirlerini. Şehrin her yanı bohem adeta, Père Lachaise Mezarlığında yatan ustaların mezar taşlarını okşar. Komünarların direncini sazının tellerine asar. Aragon’un “meşhur dünya” dizelerine iki damla göz yaşı döker.
“Kalp ve gömlek arasında
Yer var sadece bıçağa
Tez mi geç mi
Her şey ihanetin tadında”
Uzun sürmez memleket hasreti bıçak gibi dayanır gerdanına, bir ah gibidir artık şarkılar. Kasım ayında başını koyar Paris toprağının bağrına.
Hayat şirret sırenler gibi devam ediyor. İhanet Paris’in puslu havasını soluyor şişiyor. Zemheri ayında kalleş kurşunlara hedef oluyor üç narin çiçek. Üç direnç ırmağı, üç Kürt kadını. Sakine, kınalı saçlarında dolanan uçurum boylu ülkenin, uçurtmalı çocuklarını öpüyor. Fadime, gülücüklerini bahara armağan ediyor. Leyla, kirpiklerine konan narin suskun bir kelebek gibi uçup sonsuzluğa gidiyor Paris’in ayaza kesen saatlerinde.
Anlaşılmaz bir cehennem kasveti sokaklarda dolanıyor. En çok biz mi kırılıyoruz, daha da kırılacak mıyız? Bela tekrar dönüp geliyor mu, yoksa alıp belayı başımıza mı getiriyorlar? Beyni örümcek ağı bağlamış, gerzekler gene puslu soğuk bir Paris günü Charlie Hebdo dergisine saldırıyorlarve onlarca insanı öldürüyorlar. Bir sene dolmadan yaprakları dökülmüş ağaçların çıplak hüznüne tahammül etmediler. Bir orman gibi halkın içine daldılar, gencecik canları çocukları acımadan yüzlercesini yok ettiler. Paris artık bıçağın kör yüzüdür. Susunca ölüyor.