Aynı oyun. Ne zaman Türk devletinin Kürtlere karşı bir saldırısı ya da Kürt hareketinin bir barış girişimi varsa, bildik Avrupa güçleri hemen devreye girerek, bildik oyunları tekrarlıyorlar. Ya Kürt Özgürlük Hareketi’nin Anadolu-Mezopotamya halklarının sesi haline getirdiği görsel ya da yazılı basına hukuki ya da polisiye bir saldırı gerçekleştiriliyor, ya Avrupa’da sürgün yaşamakta olan Kürt siyasetçiler evlerinden toparlanarak tutuklanıyor, ya da benzeri başka bir saldırı sahneleniyor.

İşte Avrupa’nın "insan hakları ve düşünce özgürlüğünün savunucusu" olduğu yalanının bir kez daha teşhiri. Yani, kapitalizmin şafağında ortaya çıkmış ulus devlet çağının artığı olan Avrupa demokrasisinin gerçek yüzü. Yani burjuva devletin, egemen sınıfların çıkarlarının korunması ve sürdürülmesinde kullandığı siyasal bir aparat olduğu gerçeğinin bir kez daha sergilenmesi gerçeği.
Olay, Kürt Özgürlük Hareketinin, coğrafyamızın yaşadığı kırk yıllık savaşı belki durdurabilecek en büyük fırsatı, üstelik bütünüyle tek taraflı olarak değerlendirmeye çalıştığı bir anda gerçekleşiyor. Ne zaman? Henüz gerçekleştirilen Avrupa Konferansı’nın bu coğrafyada yaşayan bütün halkları, inanç gruplarını, politik yapıları bir araya getirerek Türkiye’de barış ve demokrasi için seferber etmeye başlamışken. Yani 60’tan fazla büyük kurum ve yüzlerce politik şahsiyetin yürek birliği edip,  ezilenlerin, sömürülenlerin, baskı altında tutulanların özgürlük talepleri ilk kez böylesine büyük bir bileşimle o muhteşem tabloyu yaratmışken. Yani insan hakları için yola devam kararı büyük bir coşkuyla haykırılırken.
İşte, Avrupa demokrasisinin, yani burjuva devletlerin, yani emperyalizmin ve emperyalist saldırganlığın anladığı tek dilin bir kez daha teşhiri: "Savaşa devam!"
Türk devletinin uluslararası emperyalist ittifaklarının baskısıyla kesintisiz olarak sürdürdüğü Anadolu-Mezopotamya topraklarının mazlum halklarının ve emekçi sınıfların sesini boğma çabası, uzun zamandır bu çabayla eş güdümlü çalışan Danimarka’nın Kopenhag Eyalet Mahkemesi eliyle Mezopotamya Brodcasting’e ait televizyonların lisans hakları iptal edildi. Üstelik dünya hukuk tarihine bir utanç kaydı düşürülerek, verdiği 10 milyon Kronluk bir rekor para cezasıyla hem hukuk hem de devlet (yani aynı şeyin iki yüzü) safını net olarak bir kez daha hatırlatmış oldu.
Bu olayı sıradan bir idari ya da adli olay olarak değerlendirmek mümkün değildir. Kürt Özgürlük Hareketi Paris katliamından beri "Paris aydınlatılmalıdır" diye feveran ederken, üç devrimci Kürt kadınının katlinin arkasındaki uluslararası güçlerin ve Türkiye’nin rolünü, eylemin arkasında yatan derin planları ortaya çıkarmayı hedefliyordu. O günden bu güne sorunun aydınlatılmasında kıl payı adım atmamış olan Fransa’nın, Danimarka’daki bu hukuk katliamı ile ilişkisinin olduğunu düşünmemek aymazlıktan başka bir şey olamaz.
Sadece onlar da değil, Avrupa ülkelerinin bütünü bu Anadolu-Mezopotamya halklarının özgürlük ve barış projesine karşı sürdürülen bu komplonun müttefiklerindendir.
***
Avrupa Sürgünler Platformu’nun yaptığı açıklamada bu gerçek gözetilerek, Avrupa Parlamentosu’nun, karar karşısındaki sessizli ciddi olarak eleştirildi. Avrupa Sürgünler Platformu, 13 Haziran 2013’deki Avrupa Parlamentosu’nun Taksim-Gezi direnişinde Türk devletinin tutumunu eleştirdiği kararı hatırlatarak: "Kararda, tutuklu gazetecilerin durumuna da dikkat çekilmiş ve AKP’den düşünce özgürlüğü ve barışçıl gösterilerin önündeki engelleri kaldırmasını istemişti. Ne ki, AP’nin eleştirdiği olayların bir benzeri, AP’de grubu bulunan bir başka ülkede, Danimarka’da yaşanıyor." Üstelik Türkiye’dekinden daha azgın bir biçimde: Faşist Türkiye devleti muhalif gazetecileri tek tek hapse atmaya çalışırken, "demokratik" Danimarka, özgürlükçü basını bütünüyle ölüme mahkum ediyor.
***
Kürt halkı ve kaderini barışa ve birlikte özgürleşmeye bağlamış bütün halklar, katliamlar tarihinde Avrupa’nın yerini gayet iyi hatırlıyorlar. Ne Ermeni soykırımındaki Fransa, Almanya gibi ülkelerin kanla kirletilmiş elleri artık gizlenebilir durumdadır, ne Kürt halkının Lozan’da emperyalist Batı’nın çıkarları karşılığında sömürgeci Türkiye’ye satılışı bir muammadır, ne sömürgeci Türkiye’nin Kürt halkına karşı sürdürdüğü kırk yıllık savaşın lojistik ve stratejik mimarı olmaktan kaçınmışlardır, ne de bugün Taksim’de ve Lice’de halklara karşı devlet terörü uygulayan panzerler, biber gazları gibi şiddet araçlarının üzerlerindeki markalara rağmen "yerli malı" diye yutturulabilecek halleri vardır.
Emperyalizm, sadece Anadolu-Mezopotamya topraklarında sürmekte olan kanlı iç çatışmaların, acımasız savaşların mimarı değil, Libya’dan Mısır’a, Irak’tan Suriye’ye kadar bütün Arap dünyasında akan kanın da nedeni ve üreticisidir.
Bütün bu çabaların boşa çıkacağını elbette biliyoruz. Belki biraz zaman kaybına neden olabilecektir, belki fazladan bir emek gerektirecektir, belki yeni kayıpların arkasından ağlayacağız bir süre daha… Ama emperyalizmin başarı şansı, hele de gittikçe daha fazla küreselleşen ve küreselleştikçe emperyal kapitali daha hızlı ölüme sürükleyen bu çağda bütünüyle bitmiştir. Halkların üzerine hangi vahşet dozuyla yürürlerse yürüsünler, kendilerini ne kadar zorlarlarsa zorlasınlar, bu süreç onların nefeslerinin kesilmesini engelleyemeyecektir.
Çünkü "globalleşme çağında, artık, halkların kendi kaderlerini tayin etme güçleri, yetenekleri yoktur" sözünü uyduran bütün peygamberler, sermaye ile kirletilmiş kendi cehennemlerinde tek tek geberdiler. Şimdi söz, halkların ve emeğindir!
Sokaklar bunu söylüyor, şarkılar da!