Mustafa Kemal, 26 Kasım 1934 yılında Lakap ve Ünvanların kaldırılmasına ilişkin bir devrim yasası çıkarmıştı. Bu kanunun 1. maddesinde; “Ağa, hacı, hafız, molla, efendi, beyefendi, paşa, hanım, hanımefendi ve hazıretleri gibi lakap ve ünvanlar kaldırılmıştır. Erkek ve kadın vatandaşlar kanun karşısında resmi belgelerde yalnız adlarıyla anılırlar” denilmekteydi! Görüldüğü gibi bu yeni paradigma çercevesinde “Paşa” demek de artık suç kapsamı içindeydi. Ama bu kanun Mustafa Kemal için geçerli değildi! Zira O, hep bir Paşa idi. Zaman geçtikçe askeriyedeki (manga) bütün yüksek zevata “Paşa” ünvanı ile birlikte “Hazret” ünvanı da kullanılmıştı. Örneğin yakın tarihimizde tanık olduklarımız arasındakiler Doğan Paşa Hazretleri, Yaşar Paşa Hazretleri, İlker Paşa Hazretleri gibi! Çünkü bu ünvanlar; asker doğan bir Türk için; Osmanlıdan kalan en tatlı ve en gurur verici birer lakaptı. Öyle ki, İç Anadolu’da ve Ege bölgesinde; büyükler küçüklere hep “Paşam” diye de hitap ederler. “Hadi gel benim paşam! Nerede kaldın benim paşam” vb. güzellemeler pek menşurdur. Buraya bir nokta koyup, kısaca tarihteki bazı paşaları hatırlayalım!
Enver Paşa; 22 Kasım 1881’de (M. Kemal’in doğduğu yılda) İstanbul’da dünyaya geldi. Padişah Abdülmecid’in (1839-1861) sürgünde ölen torunu, VI. Vahdeddin’in (1861-1926) büyük kızı Naciye Sultan’la evlendi. Meraklısına küçük bir not: Enver Paşa’nın tertibi M. Kemal de 1922 yılında sürgüne yolladığı Vahdettin’in ikincı kızı Sabiha Sultan’ı seviyordu. Velâkin Sabiha Sultan, M. Kemal’i sevmediği için redetmişti. Belki de M. Kemal’in hayatında isteyip de elde edemediği tek varlık Sabiha Sultan’dı! Kim bilir; belki de sırf bu yüzden Vahdettin’i sürgüne yollayarak, Sabiha Sultan’dan karşılık görmediği aşkının öcünü almıştı! Yıllar sonra M. Kemal, kimsesiz bir Ermeni kızı olan Sabiha Gökçen’i evlat edindi. Ona, çok sevip de alamadığı Vahdettin’in kızı Sabiha Sultan’ın adını (Sabiha) vermişti! Not bitti!
Konumuz; damat olarak saraya giren Enver Paşa, İttihat Terraki Cemiyeti’nin kurucu önderi oldu. 1913’te tarihe Babıali Baskını olarak geçen ilk askeri darbeyi, bu civanmert yaptı! O, Turancı bir düşüncenin öncüleri arasındaydı. Ural-Altay kavimlerinin birliğini savunuyordu. Turancı/ırkçı söylemleriyle peyderpey Osmanlı’nın sonunu da getiriyordu. Harbiye Nazırı (Savunma Bakanı) iken, çoğunluğu Kürtlerden oluşan binlerce askeri, Sarıkamış’ta (1914) Ruslara karşı soğuktan kırdırttı. Irkçılık onu, Ermenilerin soykırımına yönlendirdi. Kürtçülük yapılıyor ve Kürt ulusal bilinci gelişiyor gerekcesiyle; öyle ki kendi kurduğu Kürdistan’daki bütün İttihat Terakki Cemiyeti bürolarını bile kapattı. Bütün bunları yaparken elbette O tek başına değildi. Yanında Talat ve Cemal Paşalar da vardı. Nitekim 600 yıllık Osmanlı’yı, İstanbul (Marmara) denizinde batırırken, kendisi de Rusya’ya kaçtı. Ama bu kaçış ona, 4 Ağustos 1922’de Ruslar tarafından ölümü getirecekti. Tacikistan’daki naaşı yıllar sonra, ancak 1986’da Türkiye’ye getirilebilmişti.
Cemal Paşa; 6 Mayıs 1872’de Midilli’de doğdu. O, Enver gibi padişaha damat olamamıştı ama, İttihat Terraki Cemiyeti’nin kurucu üyesiydi. Yine Enver Paşa gibi Turancı/ırkçı içgüdülerin esiri olmuştu. Enver’in sağ kolu gibi çalışıyordu. Ermeni Soykırımı’nda (1916) O da sorumluydu. 1. Dünya Savaşı’yla işler kötü gidiyor ve Osmanlı payı tahtı sallanıyordu. Herkes canını kurtarıyordu. Bir gece yarısı Enver Paşa’yla bindiği Alman denizaltısıyla, o güzelim Şehr-i İstanbul’u terketti. Bu kaçış ona, Tiflis’te 2 Ermeni yurtseveri tarafından 21 Temmuz 1922’de, lideri Enver’den tam 13 gün önce ölümü müjdelemişti.
Talat Paşa; 1884 Bulgaristan doğumluydu. Enver ve Cemal paşaların yakın çalışma arkadaşı ve fikirdaşıydı. Dahiliye nazırıyken (İçişleri Bakanı) sırf ırkçı egolarla Ermenilerin soykırımını resmen onayladı. Böylece Osmanlı’ya, gerek Turancı Türk ırkçılığına ve gerekse Enver Paşası’na en büyük sedakatini göstermişti. Ama ne var ki Osmanlı tükenmişti. 1918’de İstanbul’a ihanet ederek çareyi kaçmada buldu. Sığındığı Berlin’de, bir Ermeni yurtseveri tarafından öldürüldü. Naaşı ancak 1943’de Türkiye’ye getirildi.
Bütün bu anlatılanların hepisi bir gerçek! Osmanlının son deminde; ırkçı düşüncelerle yola çıkanlar, sonunda sessiz ve o görünmez intiharlarını da yüreklerinde saklamışlardır. Fakat bu zevat; kendileriyle birlikte halklara ve insanlığa da en büyük kötülüğü yapmışlardır. Son bir not: Bu üç Osmanlı paşasının ölümlerine aslında kuşkuyla bakılmalıdır! Bunlar, öyle ya da böyle, M. Kemal’in de içinde olduğu ve hep birlikte kurdukları Karakol Örgütü (o zamanın Ergenekon’u) tarafından öldürülmüş olabilecekleri düşünülmelidir! Zira bu türden oyunlar, tipik bir Osmanlı geleneğidir! Bu dünyaya paşa gelmek belki çok kolaydır! Ama paşa paşa gitmek, bir paşa için çok zordur...! Anayasaya ve temayüllere göre cumhurreisi, askeriyenin başkomutanı ve dolayısıyla ordunun paşasıdır!