Auschwitz’in gestapo karargahından firar etmiş "Güvenlik güçlerimiz kadın da olsa çocuk da olsa gereği neyse yapacaktır" diyen bir sesin Diyarbakır sokaklarında gaz bulutları arasında dolaşışını gülen, oynayan, düş kuran çocuk bedenlerinin kurumuş bir dala dönüşerek yere düşüşleri düşüyor aklımın ve yüreğimin orta yerine. Çocuklar için gereği yapılacak olan ne ola ki? Onlara savaşsız, sömürüsüz, eğitim olanaklarının, sağlıklı büyümenin olanaklarının yaratıldığı güvenli bir dünya olsa gerektir yapılacak olan. Olmadı bir balon, bir elma şekeri almak onlara, yahut bir dönme dolaba, bir atlıkarıncaya bindirmek. Çocukların kolunu bükerek kırmak, panzerin altına alıp ezmek, yaşlarından çok sayıdaki kurşunlarla bedenlerini delik deşik edip terörist süsü vermek için yanına kendinden uzun, uzun namlulu bir silah bırakmak, havan toplarıyla paramparça edip annesine et parçalarını toplatmak, on beş on altı yaşındaki çocuk bedenlerin üzerine bir dağ başında milyon kiloluk uçaklardan bin kiloluk bombalar bırakarak paramparça etmek, öldüremediği çocukları cezaevlerine tıkıp orada onlara tecavüz etmek olsa olsa hastalıklı bir akla sahip bir yazarın iğrenç fantezileridir. Zinhar gerçek hayatta bu tür olaylara rastlamak mümkün değildir.
Ekmek almak için çıkmıştı evden Berkin Elvan, yahut elli gramlık bir taş fırlatacaktı kalın zırhlarla kaplı yüzlerce kilo ağırlığındaki "toma" adlı sokaklarında dolaşan ve insanlarına su sıkarak onları ıslatan yeni türedi kent canavarına, ya da oynadığı bilgisayar oyunlarından fırlayıp sokaklarına gelen her tarafları kalın fiberlerle kaplı kalkanlı robotlara. Ne de olsa oyundur her şey çocuk için, polise taş atmak da yerde bulduğu havan topu mermisine sert bir çubukla vurmakta. Bu oyunun, bedenini parçalayacak bir sonuca bedelleneceğini bilmez. O yüzden acıdan çok bir şaşkınlık vardır yüzlerinde bu çocukların, bedenleri yerde cansız yatarken ve eğer başları bedenlerinin üzerinde duruyorsa.
"1.30 cm boylarında, 45 kilo ağırlığında, kumral saçlı, buğday tenli, kahverengi gözlü, bakire, tam teşekkül bir kız çocuk cesedi olduğu görüldü. Üst kısmında açık kahverengi gömlek, onun altında beyaz renk iç çamaşırı olduğu, alt kısmında karışık renkli etek, pembe eşofman olduğu, ayaklarının çıplak olduğu, her iki ayağının yanında da terlik olduğu görüldü". Mardin’in Midyat ilçesine bağlı Sitê köyünde ölü ele geçirilen üç "teröristten" birinin yani Fatma Erkan adlı çocuğun savcılıktaki dosyasındaki otopsi raporundan bu cümleler. "13-14 yaşlarında pembe eşofmanlı, ayağında terlik bulunan bir terörist. 45 kilo ağırlığında…" Berkin 45 kilo ağırlığında gaz bombası kapsülü başına isabet ettiğinde. 15 kiloya düşüyor vicdanlarımız üzerine binlerce ton ağırlık bırakarak bu kirli dünyadan göçüp giderken.
Ve "çocuk da olsa kadında olsa gereği yapılacak" diyen başbakanın bir bakanı (aklı, yüreği kör, bakan görmeyeni) "nekrofil" diyor Berkin Elvan adlı masumiyeti kaybetmenin yasını tutan insanlara. Bunu kim diyor, en az üç çocuk yapın diyen, oğlunu almaya geliyorlar diye ülkeyi hallaç pamuğu gibi atan başbakanın bakanı, doğurulan çocukları kurşunlatan, ezen, cezaevlerine attıran, tecavüz ettiren hükümetin bakanı. Ana babası ötekilerin mahfillerinde yaşayan çocukların, nefes alışından, koşmasından, canlı kalmasından hoşlanmayan, öldürerek tecavüz eden, tecavüz ederek öldüren pedo-nekrofiller, çocuk ölüsü seviciler.
Bütün bunların yaşandığı bir ülkede, bir dünyada, şiir yazmak, film yapmak barbarlıktır. Eğer yazdığımız her dize şiir, çektiğimiz her kare film bu pedo-nekrofillere bir taş atmayacaksa sanatla iştigal barbarlıktır.
Pedo-nekrofiller
Bu hafta savaş sineması ile ilgili bir yazı yazacaktım köşede aslında. Sinemanın savaşları nasıl ele aldığı, savaşın sinemayı nasıl bir silah olarak kullandığıyla ilgili bir yazı. Sabah bir kısmını yazdığım yazıyı akşam tamamlamak üzere oturduğumda öğrendim, düşlerini ekmek sıcağına sarmış bir çocuğun, onsuz yaşamanın ağrılı ağırlığını bize bırakarak aramızdan ayrıldığını. Elim el vermedi, aklım koyvermedi yazıyı tamamlayayım. Milyonlarca insanın öldüğü, insanların fırınlarda, gaz odalarında yakıldığı, insanlık tarihinin tanık olduğu insanlık adına en büyük sefaletin yaşandığı II.Dünya savaşının nasıl insan olmaktan çıkmış ruhların yarattığı bir yıkım olduğunu Teodor Adorno’nun "Auschwitz’den sonra şiir yazmak barbarlıktır" sözünden daha iyi anlatabilecek bir söz yoktur sanırım.