Şiddet; her ne kadar iktidar unsurunun yaratımı ve insanlık için en büyük tehlikelerin başlangıcını teşkil ederse de; var olan şiddet, baskı, yıldırma, göçertme, soykırım vb. için demokratik unsurların da olmaz olmaz kabilinde savunmalarını ortaya koymak için sergileyecekleri bir mekanizmayı da ifade eder. "Eli armut toplamamak" deyiminde de vurgulandığı gibi, eğer herhangi bir güç size şiddeti ve buna bağlı olarak her türlü baskı mekanizmasını reva görüyorsa, dolayısıyla sizin buna cevabınız (eğer demokratik yollarla çare bulamıyorsa) şiddetle karşılık vermek olacaktır. Demokratik yolların tıkandığı bir ortamda toplum veya topluluklar doğal olarak kendini herhangi bir şiddet biçimiyle savunmak zorunda kalacaktır. Çünkü karşıdaki eğer bunu ısrarla dayatıyorsa "şamar oğlanı" gibi bu duruma boyun eğilecek değildir. Bu noktada devlet olgusunun, yaratım ve ortaya çıkışının en büyük sebebi de şiddet olduğundan dolayı, devlet var oldukça dolayısıyla demokratik oluşumlarda bu durum karşısında kendini savunmak için şiddet yöntemlerine başvurmak zorunda kalacaktır. İnsanlık tabiatı şimdiye kadar bu kaideyle yaşamak durumunda-zorunda kaldı ve bu dünyada devlet ve onun baskıcı öz yapısı devam ettikçe bu durumda devam edecektir. Her ne kadar insani olarak şiddet denildiğinde kabul görmese de, (bireysel olarak da) hümanist lügatte yeri olmasa da, insani bir yaşam için yılmak bilmeyen şiddet unsuruna ancak şiddet ile karşılık vererek bertaraf edip, insani bir yaşama adım atılacaktır. Sözüm ona çözüm süreci de bu noktada Türkiye'de bütün şiddeti ve kaynaklarını bertaraf etmeyi amaçlıyor. Her ne kadar şiddetin bertaraf edileceği hükümet tarafından dile getirildiğinde kulağa hoş gelse de, asıl amaç burada var olan bütün şiddet unsurlarının ortadan kaldırılması değil, demokratik güçleri savunmasız bırakmayı amaçlamaktadır. Son olarak Bakurê Kurdistan ve Türkiye'de yaşanan durumlar karşısında yine hükümet avazı çıktığı kadar bağırıyor ve cumhurbaşkanı da bu bir yankı olarak cevap veriyor: “Çözüm sürecinde nihai hedef şiddetin her türlüsünün dışlanmasıdır.” Şiddet dışlanıyor yani, baskı karşısında boyun eğmeyen güçlerin şiddet mekanizmalar bastırılmak, tasfiye edilmek isteniyor. Son olarak hükümet  ve Erdoğan tarafından yapılan açıklamanın ardından polise geniş yetkileri verilirken, avukatların ise var olan dar yetkileri de kısıtlanmak istiyor. Her ne kadar bu yasal bir zemine oturtulmak isteniyorsa da, zaten Türkiye'de bu durum yıllardır fiili olarak işlemektedir. Yapılacak sadece yasal bir zemine kavuşturarak, var olan en küçük engelleri de ortadan kaldırmayı amaçlıyor. Dolayısıyla şu soru ortaya çıkıyor, eğer Türkiye'de şiddet ve ona yol açan sebepler ortan kaldırılıyorsa, peki neden şiddetin temel unsurlarından biri olan polisin yetkileri genişletiliyor? Tabidir ki hükümet ve onun cumhurbaşkanı yeni bir savaş konseptini devreye koymak için kolları sıvıyor. Eğer Türkiye'de şiddetin bertaraf edilmesi isteniyorsa öncelikle polis, asker, JİTEM, MİT vb. gibi unsurların öncelikle bertaraf edilmesi gerekmektedir. Ancak devlet bunun tam tersini yaparak, bütün demokratik güçleri çözüm süreci adı altında oyalayarak kendini güçlendirmek ve şiddet kapsamını genişletmek çabasındadır. Sorunun çözülmesinin tartışıldığı bir ortamda silahlar susmuşken, peki neden polisin yetkileri arttırılsın ki? Neden geniş yetkilerle donatılarak istediğini yapar duruma getirilip, hem yargılayan, hem sorgulayan, hem de cezasını infaz eden bir konuma getiriliyor ki? Bütün bu göstergelerde daha açık ortaya sermektedir ki yapılan tamamen bir oyalama ve tasfiye plandır. Zaten yeterince kalekol ve güvenlik barajı da yapılmış durumda. Böylesi bir hazırlığın olduğu bir ortamda hiç kuşkusuz savaştan ve şiddetten başka bir şey ortaya çıkmaz. Aslında şimdiye kadar ortada olan ve görmezden gelinmek istenen gerçekten başından beri buydu. Dikkat ederseniz bunun provası son olarak yaşanan serhildanlarda kendini gösterdi. Yanına yeni HİZBUL-KONTRA örgütlenmesi olan HÜDA PAR'ı da olan hükümet hiçbir yasa ve süreç hassasiyeti dinlemeden halka var gücüyle yöneldi. Demokratik gösteriler karşısında şiddetin en gelişkini olan öldürmeyi ilk olarak devreye koydu ve onlarca Kürt insanı göz göre göre sokak ortasında infaz edildi. Bu durumda halkın ve demokratik savunma güçlerinin yapacağı ne olur acaba? Oturup da bir gün silahın size dayatılarak ya ölüm ya da cezaevi yolu gösterilmesini bekleyeceksiniz? Tabi ki hayır, doğanın kanunlarında bile bu böyle işlemez. Her etki (olumlu ya da olumsuz) bir tepkiye yol açar. Dolayısıyla şiddetle yönelirseniz şiddetle karşılık bulursunuz.
Bu koşullar altında, yani şiddetin gürleştirilmek istendiği böylesi bir dönemde PKK'nin silah bırakması bir yana, daha da güçlenmek için adım atması gerekliliği ortaya çıkar. Eğer karşısında şiddetin geliştiği bir mekanizma işlerse doğal olarak PKK'de, çıkışının temel sebebi olan şiddet ve onun bütün unsurlarına karşı daha çok savunma için kendini örgütleyecektir. Artık kimsenin çıkıp da "PKK silah bıraksın" diye lafazanlık yapmasına gerek yok sanırım. Eğer siz şiddeti geliştiriyorsanız, dolayısıyla bu şiddet de başlı başına Kürtler için bir tehlike arz ediyorsa, buna karşı demokratik savunma hakkının da daha da güçlenmesi için örgüt kendini bu noktada geliştirecektir. Eğer devrimci şiddetin önüne geçilmek isteniyorsa bu anlamda ilk başta devlet şiddetin yetki alanını geliştirmek yerine öncelikle kendini var kılan bütün şiddet unsurlarını bertaraf etmek zorundadır. Zoru dayatırsanız, dolayısıyla zorun karşılığına ve yaratacağı sonuçlara hazır olmanız gerekiyor. Eğer bu doğrultuda devlet yeni bir savaş konseptine hazırlık yapıyorsa, bence önce doğabilecek sonuçlarını da iyi hesap etmelidir.