
Seçimlerin ardından ALMANYA 2
Kuzeyren-Vesfalya (Noordrhien-Westfalen) seçimlerinde parlamentoya giren
Korsanlar, Almanya partiler yelpazesinde yeni bir fenomen sayılabilir.
Seçim başarıları, Almanya solunun zayıflığını göstermekle beraber,
parlamenter sisteme duyulan güvensizliğin önemli bir göstergesi. Yaygın
medyanın yelkenlerine “rüzgar” olduğu Korsanlar, parti kararlarını
alırken uyguladıkları “taban demokrasisi” ile geniş kesimlerin
sempatisini toplandılar. Korsanlar’ın başarısını bir şekilde halkın
demokratik işleyişlere ve siyasette saydamlığa yönelik özleminin bir
ifadesi olarak da okumak pek yanlış olmaz.
Infratest Dimap’ın 2011 Ekim’i ve 2012 Nisan’ında yaptığı araştırmalar,
Korsanlar’ı seçenlerin bu şekilde etabile partilere “ders” vermek
istediklerini ortaya çıkardı. Araştırmaya göre “Korsanlar, diğer
partilere ders vermek için seçiliyor” tespitini 2011 Ekim’inde yüzde 73
ve 2012 Nisan’ında da yüzde 67’lik bir kesimi doğruluyor.
İlginç olan bir diğer nokta ise, seçmenlerin Korsanlar’ı partiler
koordinatları arasına yerleştirmede zorluk çekmeleri. Alman devlet
televizyonu ARD’de yayınlanan Politbarometer programının 27 ve 29 Mart
2012’de yaptırdığı bir araştırmaya göre seçmenlerin yüzde 31’i
Korsanlar’ı solda görürlerken, yüzde 35’i “ortada” konumlandırıyor ve
yüzde 30’luk bir kesim ise bu partiyi hangi şema içerisine koyacağını
bilemiyor (Kaynak: Forschungsgruppe Wahlen).
Kuzeyren-Vesfalya (KRV) seçimleri esnasında Politbarometer tarafından
yaptırılan bir diğer ankete göre, Korsanlar’a oy veren seçmenler sosyal
adaleti (yüzde 34), internet politikalarını (yüzde 26), okul
politikalarını (yüzde 24) ve istihdam politikasını (yüzde 21) önemli
etken olarak görmüşler. Infratest Dimap ise Korsanlar’ı seçenler
arasında 45 yaş altı erkeklerin oranının son derece yüksek olduğunu
tespit ediyor.
Siyaseti siyasetsizleştirme mi?
Korsanlar’ı seçenler iktisadî ve sosyal durumu değerlendirirken,
ortalamanın üzerinde olumlu bir bakış sergiledikleri göz çarpıyor: Buna
göre iktisadî gelişmeden faydalandıklarını söyleyenlerin oranı yüzde 29
iken, yaklaşık yüzde 50’lik bir kesim toplumsal gelişmenin “kazançlılar”
tarafında olduğu görüşünde. Diğer tarafta “demokrasiden hoşnut musunuz”
sorusuna CDU seçmeninin yüzde 80’i ve Yeşiller seçmeninin yüzde 73’ü
“evet” yanıtını verirken, Korsanlar’ı seçenlerin sadece yüzde 43’ü
“evet” diyor (Kaynak: Infratest Dimap).
KRV seçimlerinde toplam 608.957 seçmenin oyunu alan Korsanlar, siyasî
söylemlerinde “internetin özgürleştirilmesi”, “telif haklarının
kaldırılması” ve “herkese önkoşulsuz temel gelir” taleplerinden başka
somut bir talep öne sürmüyorlar. Basının “dış politika, iktisat
politikaları, sosyal politikalar veya malî politikalar konusunda
partinizin görüşü nedir” sorusuna parti yöneticilerinin verdiği yanıt
hep aynı: “partimizin bu konuda somut bir görüşü yoktur”.
Bu açıdan bakınca, soldan gelen “Korsanlar, siyasetin
siyasetsizleştirilmesi, ideolojisizleştirilmesi anlamını taşıyor”
eleştirisi haklılık kazanıyor. Siyasetsizleştirilen,
ideolojisizleştirilen siyaset de yaygın medyanın Korsanlar’a bu denli
destek çıkmasının temel nedeni olarak görülebilir, ki Korsanlar’ın yerel
örgütlenme ağının böylesine zayıf olmasına rağmen, bu derecede seçim
başarıları elde etmelerinin en önemli etkeni yaygın medyada aldıkları
yerdir.
Tuzu kuru’lar ön planda
Tekil çıkarlar çerçevesinde örgütlenen Korsanlar’ın neoliberal blok
partilerince hemen hemen hiç bir şekilde eleştirilmemeleri ve somut
programları olmamasına rağmen, şimdiden “SPD ve Yeşiller’le hükümetlere
katılabiliriz” açıklamasında bulunmaları, Korsanlar’ın toplumsal direniş
ve protesto potansiyellerini sistem içi konformizm kanallarına
yönlendiren bir faktör olduğunu gösteriyor.
“Likid demokrasi” ve “siyasette saydamlık” kulağa hoş gelse de, daha
fazla demokrasi anlamına gelmiyor. Gerek bu konuda söyledikleri, içi
boşaltılan ve siyasî karar alma mekanizmaları uluslararası malî
piyasaların diktası altına alınan burjuva demokrasinin eleştirisine
yönelik olmaması, gerekse de parti içindeki “Sosyal Korsanlar” grubunun
talep ettiği “herkese önkoşulsuz temel gelir” konsepti bugün sosyal
tranfer almak zorunda olanların durumunu daha da kötüleştirecek olması
nedeniyle, Korsanlar’ın neoliberal egemenliğin devamına yarayan bir
faktör olarak değerlendirilmelerini zorunlu kılıyor. Aslında, iktisat
liberalizmine yakın görüşleriyle dikkat çeken Korsanlar’ın pek de yeni
bir şey olmadığı söylenebilir. “Tuzu kuru” internet kullanıcılarının
çıkarlarını ön plana çıkaran Korsanlar’ın siyasî yaklaşımının,
1990’lardaki “ideolojiler öldü” yaklaşımından hiç bir farkı yok.
Sonuç yerine
Almanya’da yapılan son seçimler, Almanya toplumda gerçekleşen ciddî bir
yarılmanın işaretcisi oldular. Seçmenlerin yüzde 40’ının sandığa
gitmediği, yerel yönetimlerin ve eyalet hükümetlerinin en temel
konularda dahi demokratik mekanizmalar çerçevesinde karar almalarının
son derece zorlaştığı, Federal Parlamento’nun giderek
işlevsizleştirildiği ve en son Frankfurt’taki kapitalizm karşıtı
protestolarda (16 – 19 Mayıs 2012) görüldüğü gibi, temel yurttaşlık
haklarının rafa kaldırıldığı bir ülkede gerçekleşen bu toplumsal
yarılma, hiç de iyiye alamet değil. Şu an için aklı başında olan hiç
kimse, küresel krizin Almanya’yı da etkilemeyeceğini iddia edemez. Ama
olası yeni bir kriz dalgasının yaratacağı sosyal fırtınaların, refah
şovenizminin ve ırkçılığın olağanlaştığı Almanya gibi kapitalizmin
merkez ülkelerinde aşırı, sağ popülist ve otoriter politikaların
parlamenter çoğunluk sağlayabilme olanaklarını artıracağı rahatlıkla
söylenebilir.
Federal Parlamento Seçimleri’nin yapılacağı 2013’e kadar olan süreçte,
neoliberal cephenin iki kanadı “Alman başarı modeli”nin (Angela Merkel)
devamını sağlamak için birbirleriyle “reçete yarışına” gireceklerse de,
iki kanadın da tek başına çoğunluk elde etmeleri zor olacak gibi.
Korsanlar’ın, kimi araştırma kurumunun öngördüğü gibi, Federal
Parlamento’ya girmeleri durumunda oluşacak olan 6 partili meclisin
(CDU/CSU, FDP, SPD, Yeşiller, Sol Parti ve Korsanlar) sunacağı en büyük
olasılık CDU/CSU ve SPD’nin oluşturacağı bir “Büyük Koalisyon” olarak
gözükmekte.
Böylesi bir “Büyük Koalisyon” ancak bütçe konsolidasyonu ve tasarruf
politikaları temelinde ayakta kalacaktır. Sol Parti haricinde bütün
partilerin üzerinde anlaştığı “borç freni”, malî piyasaların
çıkarlarının hükümet politikalarını uzun vade belirleyecek olan en temel
etken olmasını sağlayan bir araç olacak. Tekeller ve bankalar lehine
olan konsolidasyon ve tasarruf politikalarının faturası ise gene
emekçilere ve yoksullara çıkartılacak.
Böylelikle Almanya’da da sınıf çelişkileri daha belirgin hale gelecek,
ama bu çelişkilerin toplumsal direnç mekanizmalarını nasıl
etkileyeceklerini şimdiden öngörebilmek çok zor – hele hele geniş emekçi
ve yoksul kesimlerin giderek daha çok seçim sandıklarından uzak
durdukları ve refah şovenizminin daha da yaygınlaşacağı bir durumda.
Otoriter neoliberalizme karşı gerekli olan geniş toplumsal direnişi
örgütleyebilecek olan Almanya solu henüz kendi krizini aşabilmiş değil.
Yani görülen o ki, önümüzdeki 17 ay Almanya emek güçleri, toplumsal ve
politik solu için son derece çetin geçecek.
MURAT ÇAKIR
‘Savunduğumuz değerleri yaşamalıyız’
Katharina Schwabedissen, geçen ay seçimlerin yapıldığı NRW eyaletinde
Sol Parti’nin birinci sıra adayı idi. 2008 yılından beri partinin eyalet
eşbaşkanı da olan Schwabedissen, bugün Göttingen’de başlayacak Sol
Parti Kurultayı’nda Katja Kipping ile birlike parti genel eşbaşkanlığı
için adaylığını koyacak. Schwabedissen ile Sol Parti’nin yaşadığı krizin
sebeplerini ve şimdi yapılması gerekenleri konuştuk.
Partiniz hem Schleswig-Holstein, hem de NRW’de seçim barajını geçemedi. Oy kaybının temel sebepleri sizce nedir?
NRW’deki eyalet seçimlerinde 90 bin seçmeni SPD’ye, 80 bini de
Korsanlar’a kaybettik. İş-emek, çocuk bakımı, iç ve dış borçlanma
konularındaki taleplerimiz seçme hakkına sahip olanların yüzde 70’i
tarafından paylaşılıyor. Ancak bu taleplerimiz seçmen tarafından bizimle
bağlantılandırılmayıp SPD’ye bağlanıyor. Belki de seçmenlerin önemli
bir kısmı, NRW’deki SPD’nin, Agenda 2010’u çıkaran SPD’den farklı bir
parti olmasını umut ediyor. Oysa buradaki SPD’nin de solculuğu söz
düzeyinde kalıyor. Açık ki bu konuda yaptığımız kamuoyu çalışması çok
yetersiz kalmıştır. Toplumsal bir fenomen olarak Korsanlar’a ise ilk
etapta sorgulayıcı bir pozisyondan bakıyoruz. Bir protesto partisi
olarak övülen bir oluşumdur. Oysa temel protestoları, içeriği net
anlaşılan pozisyonlara karşıdır. Sol Parti’nin NRW’de fazlasıyla uyum
sağladığını veya uysal kaldığını sanmıyorum. Ancak birçok şehirde
mahalle ve işletmelere sağlam demir atmamışız henüz. Fakat sol politika
ve onunla birlikte bir sol parti ancak yerelden büyüyebilir. Şimdi
yapmamız gereken budur.
Sol Parti’nin parlamenter zemine yoğunlaşıp toplumsal dönüşüm için
yeni politika projesini ihmal ettiği eleştirisine ne diyorsunuz? Böylesi
bir ihmal nasıl önlenebilir?
NRW açısından parlamenter alanda sınırlı kalma durumu bu biçimde
yaşanmadı. Ancak parlamento ile protesto arasındaki somut bağı kurmada
zayıf kaldık. Mesela bence Frankfurt’taki Blockupy protestolarda bu bağ
çok iyi kurulabildi. Ve bence sosyal reform mu, devrim mi tartışması
benim açımdan dürüst bir şekilde yürütülmeyen bir tartışma. Tartışma
varmış gibi görünüyor ama işe derinden bakıldığında gerçek bir diskur
söz konusu değil. Ben bu konuda Rosa Luxemburg’un, aynı başlığı taşıyan
makalesini tavsiye ederim. Zira hala da güncelliğini koruyor.
Sol Parti şimdi nasıl krizden çıkabilir?
Sol Parti, programında talep ettiklerini yaşamak zorunda. Bu da, parti
içi daha fazla demokrasi ve katılımcılık demektir. İnsanları
yönetimlerde, çalışma gruplarında, parlamentolarda, mahalle ve
işletmelerde yer almaya motive edebilmeliyiz, o isteği
uyandırabilmeliyiz. Sol olmak, direniş isteğini uyandıran bir yaşam
duygusu olmalı. Tıpkı 68’lerde olduğu gibi, ama aradan 40 yılın geçmiş
olduğunu görerek. Direniş ve sivil itaatsizlik dayanışma gerektirir. Bu
dayanışma partimiz içinde çok kez dillendirilir, bazıları tarafından
hayata da geçirilir ama dayanışma, birbirimizle olan ilişkilerimizin
temeli haline gelmeli. Bu konuda yapılacak daha çok şey var.
Önümüzdeki aylarda, krizin Avrupa’nın kıyılarından giderek
yakınlaşmasına şahit olacağız. Ve bu kriz kuşkusuz Alman sınırları
önünde duracak değil. Sol Parti’nin doğru olan politikalarını hegemonyal
bir hale getirme kabiliyetinde olup olmadığı o zaman görülecek. Sol
Parti bu konuda da halk içinde örgütlülüğü sağlayıp, inandırıcı kalmalı
ve savunduklarını kendine güvenerek dışa taşımalı. Bir sosyalist
olduğumuz için özür dilemek zorunda değiliz, tam tersine görüşlerimizle
gurur duymalıyız!
Partiniz bir süreden beri başkanlıkla ilgili spekülasyonlarla gündemde.
Kongrede siz de Katja Kipping ile birlikte eşbaşkanlık için aday
olacaksınız. 2 kadından oluşan başkanlık hangi imkan ve zorlukları
beraberinde getirebilir?
Tek başına kadın olmak çözüm değil tabii. Katja Kipping ve ben, kolektif
yönetim anlayışı ile adaylığımızı koyuyoruz. Bir partinin iktidar
mücadelesini verebilmesi için başında önemli erkeklerin bulunması
gerektiği yöndeki mantığı kırmayı amaçlıyoruz. Ben iktidar kavgalarına
karşı değilim, bu kavganın verilmek zorunda olduğu dönemler var. Ancak
bunun hangi şekilde, nasıl bir süreçte yapıldığı çok önemli. Sol Parti
Almanya’da hala savunma pozisyonunda. Son yıllarda daha iyi bir noktaya
gelebildik ama devrimci koşullarda yaşamıyoruz. Tersine, toplu iş
sözleşmeleri, emeklilik, sağlık hizmetleri, parasız eğitim gibi
kazanımların yok edilmesine karşı bir savunma savaşındayız. Mevcut
durumda iktidarın kimin elinde olduğu çok açık: Ackermann, Merkel,
Rassmussen vs. iktidarı ellerinde tutuyor. Bizim içimizde farklı akımlar
var. Ve parti olarak bunlara ihtiyaç da duyuyoruz. 2007 yılında Sol
Parti kurulduğunda, bunun kolay olmayacağını da biliyorduk. Birlikte
verilen bir savunma savaşında sosyalist demokrasiye giden yol için ortak
düşüncelerin de oluştuğundan eminim. Deneyimlerimden yola çıktığımda,
kadınların erkeklerin çoğunluğuna göre bu yolu daha iyi bildiğini
söyleyebilriim. Almanca’daki iktidar kelimesi, yani ‘Macht’, yapmak
anlamında gelen ‘machen’ fiilinden gelir. Önemli olan, yapmak, bir
şeyleri harekete geçirebilmek. Ama hakim olan eril yöntemlere
baktığımızda, emir vermek, itaat beklemek esas. Tepeden bir yaklaşım
geliştirmek, kendini dayatmak yerine yeni yöntemler geliştirmek,
uzlaşabilmek, birbirini dinleyebilmek, sağlıklı ittifaklar kurabilmek,
çelişkileri verimli bir şekilde çözmek, farklılıklar içinde ortaklıklar
arayabilmek; bütün bunlar çok önemli. Bizim için önemli olan, iktidarı
ele geçirmek değil. Biz bir şeyleri değiştirmek istiyoruz, hedeflerimiz
var, savunduğumuz içerikler var.
Bizden beklentilerin çok çok yüksek olmasını bir tehlike olarak
görüyorum. Ancak partinin krizinden çıkış yolunu ancak hep birlikte
hareket edersek bulabiliriz. Ve yeni bir adım atmaya cesaret edersek de,
şunu unutmamalıyız: Yeni olan, eskiyi daha içinde taşıyor olacaktır.
MERAL ÇİÇEK