Bir rüya kadar güzel olduğu için gerçek olduğuna inanamadığım Dêrsim’in dağlarına bir türlü ayakları değmiyordu. Uçuyordu adeta. Bir coğrafya bu kadar mı büyüleyici olabilirdi? Bu kadar mı soluğunu keserdi insanın? Onun gibi Kürdistan’ın kurak topraklar olduğunu düşünenlere bu güzellik; incitmeyen ama utandıran bir ana tokadı gibi olurdu her defasında. Üstelik burası mavi gözlü melek anasının; çocukları asimilasyon okullarındaki katliamcılarına aşık olmasın diye ustaca hafızalarına yerleştirdiği, katliamın gerçekleştirildiği topraklardı. Ayaklarının toprağa değmemesinin asıl nedeni buydu. Olur da bir sahipsiz mezara, bir isimsiz kahramana basardı, kendini asla affedemezdi. Toprakla ayakları arasında görünmeyecek denli ince bir mesafe vardı ona göre. Ayağı toprağı tutmuyordu. O ayaklarıyla değil ruhuyla yürüyordu, yani uçuyordu. Sesten sese, hareketten harekete uçuşan bir kelebekti Dêrsim dağlarında. Sanki bir başka zamana akıyordu. Ve o zamanın coğrafyası, olayları, insanları dile gelmiş konuşuyorlardı onunla. Onlar sanki ona ve onlarca yıl büyük bir sabırla bekledikleri her gerillaya ‘hoş geldin’ ediyorlardı. O bu ‘hoş geldin’in sarhoşluğundaydı. Bu toprak yıllarca onu çağırmış ve o da sonunda bu çağrıyı duyup gelmiş gibiydi.
Gerilla oluşunun ikinci gecesi yaklaşık sekiz saat yol yürüdü. Sabah ulaştıkları yerde herkes tatlı bir telaş içindeydi. Sabah kahvaltısı için hazırlık yapılıyor, odun toplamaya ve suya gidiliyor, nöbete çıkılıyordu… O hala rüyada gibiydi…
Günler geçti. Sevdiği şeyleri özledi. Bir gün noktadan biraz uzakta bir kayaya oturdu. Kendi kendine ‘şimdi bir daha maydanoz yiyemeyecek miyim?’ dedi. Sonra sesli düşündüğünü fark edip telaşlandı. İçinden, “İnsan beyninin nasıl çalıştığı hala bir muamma! En fazla üç ay savaşıp şehit olmayı göze alarak savaşa sonuna kadar kararlıca katılmış 22 yaşındaki bir genç kızım. Savaşın ortasında bir daha maydanoz yiyemeyeceğime üzülmemi bilim çözemeyebilir ama belki ileride benim kuşağım anlayabilir. Ya da kimse anlamasa da olur” dedi. O çocukluğundan beri çok sevdiği maydanozu bir daha yiyemeyeceğine üzülüyordu işte! Bunu farkında olmadan yüksek sesle söylemişti. Arkasında yumuşacık, şefkatli bir ses ona cevap verdi:
“Kim demiş sana bir daha maydanoz yiyemeyeceğini? Gel seni maydanoz tarlasına götüreyim!”
Rüya gibi bu coğrafyada ancak mucizeler yaşanırdı. Arkasına döndü. Güleç yüzüyle Medya duruyordu. İri yarı fiziğiyle, açık renk teniyle, dolgun yüzüyle ve bal rengi güzel gözleriyle!
“Gerçekten mi?’’
“Tabii ki! Hadi kalk!’’
Değil küçük şeylerin, büyük şeylerin özlenmesinin bile abes olduğu bir dönemdi. Savaş her şeyi kendinden daha önemsiz ve değersiz kılmayı başarıyordu bir şekilde. Her gün... Maydanoz neydi ki? Birileri duysa dalga geçmekle kalmayacak, gerillada ne kadar kararlı olduğu da sorgulanacaktı. Ama birileri duymuştu işte ve o tüm bu ihtimallere nanik yaparak şimdi maydanoz tarlasına yürüyordu.
Biraz yürüdüler Medya ile. Kayalıkların üstüne geldiklerinde ona aşağıyı göstererek “Bak!’’ dedi.
“Aaa, maydanoz!’’
İnip topladılar. Ve o daha fazla dayanamayıp tadına baktı:
“Ama bunun tadı farklı!..’’
“Eh bu kadar olur canım, sen de idare et. Bu da dağ maydanozu ‘elo’ otudur. Ama nasıl, benzemiyor mu?’’
Doğrusu çok duygulanmıştı. Medya yaşadığı onca zorluğun içinde kim ne der, nasıl düşünür demeden onunla ilgilenmiş, ona yoldaş olmuştu. O günden sonra ilk nöbeti, ilk görevi, ilk
fırıncılığı, ilk pratiği daha pek çok ilkleri Medya ile gerçekleşecekti… Bacakları kireçlenme olup yokuş aşağı inemediğinde ve kadınları orduda istemeyen eril zihniyet “Babanızın evine gidin, biz mi gelin dedik’’ dediğinde, Medya bir adım olsun ondan uzaklaşmadı. O sürüne sürüne Munzur’un yokuşlarını adım adım inerken onunla kalmaktan vazgeçmedi. Arkadaş olduğunu hep gösterdi.
Uzun yol yürüyüşlerinde hayalleri yürütürdü onları. Gördükleri her güzel yere evlerini yapar, yerleşirlerdi. Sonra daha güzel bir yer bulduklarında bir öncekini yıkar, bu yeni yere yerleşirlerdi. Böyle birkaç belirgin ev yerleri vardı Dêrsim’in rüya gibi coğrafyasında. Devrimden sonra keresteden evler yapacaklardı kendilerine. Kaxperi ormanları içindeki o geniş düzlüğe dair hayalleri… Kim derdi ki bir gün Medya ile 1993 yılında kurdukları bu muhteşem hayal Rêber Apo’nun dilinden bir proje olarak kadınlara sunulacak? Kadın parkı... Onlar bunu devrimden sonra diye isimlendirdikleri süreçlere havale etmişlerdi… Uzanırlardı Medya ile ağaçları gökyüzünü görmelerini engelleyecek kadar uzun ve sık olan ormanına Kaxperi’nin. Ve, hayallerini detaylarına kadar tartışırlardı. Medya ona savaşın ortasında maydanoz tarlasını bulan yoldaşıydı. Hayallerini onun yüreğine dokundurmayıp hangi yaban dallara konduracaktı bu çömez gerilla? Hayallerinde, sadece çocukların ve kadınların gelebileceği bir kadın parkı kurdular. Bu parkta Medya’nın isteği üzerine lunapark da olacaktı. Koşu parkurları olacaktı. Çocuk arabalarının rahatlıkla gezebileceği yerler olacaktı. Onun en çok ısrar ettiği şey ise yüz metrede bir dondurma satan bir kulübenin olmasıydı. Ne çok gülerlerdi bu hayallerini süslerken… Bu hayal önce yüreklerinin temizliğine, sonra Kaxperi ormanının göbeğindeki o kocaman düzlüğe yakışıyordu. Onlar da her ikisine emanet ettiler. Kahkahaları da bu hayale yakışıyordu. Gençlerdi ama içlerindeki yaşta hala çocuklardı. Öyle ya o Medya’ya hala Ağaçkakan’lı, Gargamel’li, Değerli’li espriler yapardı.
Medya, ahh çocuk Medya! Dünyanın ne kadar yalan ve çirkin bir yer olduğunu bir yılda ne de hızlı öğrenmişti. Bundan mıydı bunca sakinliği, şefkati, sevgisi, hayal ve yol arkadaşı olabilmeyi, candaş olabilmeyi bilişi? Bundan mıydı sakinliğinin altında ve o genç bedeninde bir bilge ruhun gücüne ermişliği? Medya sessizliğiyle yenerdi nice büyük fırtınaları. Nasıl da dayanmıştı yüreği onca zulme, onca acıya?
Gerillaya ne hayallerle gelmişti oysa! Sonra yirmi günlük savaşçıyken çıktığı Amed yolculuğu… Cephane ihtiyaçtı Dêrsim’de. Boyuna posuna, yerli kadro oluşuna bakıp “Hah tam bu göreve göredir’’ diye karar kılmışlardı. Oysa kocaman gövdeler bazen ne nazenin ruhlar taşır, kim bilebilir ki?
Yola çıktılar, Amed’e vardılar, cephaneyi alıp geri dönüş yoluna girdiler. Görünüşte her şey yolundaydı. Medya’nın da daha bir aylık savaşçıyken başardığı ilk göreviydi. Memleketine çok yakın bir yere, Karakoçan’a ulaştılar. Bir köyde düğün vardı. Ona da tanık oldular. Akşama doğru yola çıktılar ve bir hain pusuya düştüler. Meğer denetime almışlardı onları. Ve onlar bihaber. Tüm yoldaşları gözlerinin önünde vuruldu Medya’nın, kocaman cüsseli çocuk Medya’nın. Medya taptaze bir gerilla, deneyimsiz, genç ve ürkmüş. Ne yapacağını bilmez halde deredeki kocaman bir taşın altında kalakalmıştı. Belki de çatışma başlar başlamaz arkadaşlar Medya’yı oraya koymuştu da bitince gelip alacaklardı. Ne de olsa gruptaki çok az kadın arkadaştan biriydi ve daha çok yeniydi. Çatışma bitti, hainlik kazandı ve karanlık koyulaşıp iyice çöktü üstüne. Medya o derede, o taşın altında hala. Askerler kafasına basa basa geçiyorlar taşın üstünden… Hain bir pusu ve gencecik bir kadın gerilla... Memleketinin kıyısında çaresiz, bir taşın altında eli kolu bağlanmış, bütün yoldaşları vurulmuş… Ve o çok korkmuş… Altına girdiği taşın bir yıllık kaderinin sınırlarını belirleyeceğini bilseydi belki de girmezdi… Akşam karanlığından aldığı cılız cesaret onu bir köy evine, evine gittiği köylü onu babasına, babası nefes almadan onu bir Türkiye metropolüne ulaştırdı. Medya’nın gerilla macerası bir ay bile sürmemişti. Ama bir ayın özgürlüğünü çok arayacaktı. Her kapı çalınışında, her zile basıldığında, her ayak sesinde ona verilen tek bir komut vardı: “Medya dolaba!’’
Neydi başına gelenler? Bunca acelesi, hızı niyeydi yaşamın? Bu kadar çok travmayı ömrüne pay edip verseydi ya! Günleri kendi inisiyatifi dışında böyle geçerken, arkadaşları Medya’dan vazgeçmediler. Bir yıl sonra da olsa Medya özgür dağlarına kavuştu. O rüya gibi bulduğu Dêrsim dağlarına uçan bir kelebek gibi gelmeden on gün önce, Medya ikinci kez dağlarıyla buluşuyordu. Bunun mutluluğunu, ne kadar zorlu bir yolculuktan sonra gerçekleştiğini, buraları çok özlediğini ve daha pek çok şeyi bazen ağlayarak, bazen sakin sakin ona anlatırdı. Bunun dışındaki zamanlarda bir dağ kadar sessiz ve mağrurdu. Bir yıllık metropol yolculuğunun aslında yaşamın özüne, insanın özüne, ülke ve halk sevgisinin özüne yapılmış acılı ama öğretici bir yolculuk olduğunu; O Medya’nın anlatamadıklarından sezerdi. Bir de savaş canavarına inat maydanozu özleyen gerilla yoldaşına maydanoz tarlası armağan etme inceliğine sahip yüreğinden apaçık izlerdi.
Dêrsim’den 1995 yılında ayrıldı. Sonraki yıllarda Medya şehit düştü. Biliyordu. Ama bugüne kadar ısrarla şehadet tarihini ve yerini sormadı. Kesinleştirmedi. Medya, arkadaş sevgisi olup kök salmıştı onun yüreğine. Arkadaşlıklar sonsuzdur.