
Ağabey kız kardeşini kengerlerin hepsini yemekle suçlamıştı. Kardeş ise bölüşüp yedikleri dışında tek bir kenger bile yemediğini söylemişti. Ama ağabeyi ısrarla kengerleri onun yediğini belirtiyordu. Kız kardeş, “Bana inanmıyorsan karnımı yarıp mideme bak, paylaştığımız dışında bir şey yemediğimi göreceksin” demişti. Ağabey kendisine söyleneni yaptı: Kız kardeşinin karnını yardı ve midesini açıp baktı. O zaman kız kardeşinin doğru söylediğini anladı. Bölüşüp yedikleri dışında midesinde tek bir kenger yoktu. Ağabey, kardeş katili olmasının verdiği acıyla ellerini açıp Tanrı’ya yakardı: “Ben öldürdüğüm öz kardeşimin acısına dayanamam. Beni bir kuşa dönüştür. Her kenger vakti dağlara çıkayım, kız kardeşime ağıt yakayım” dedi. Tanrı isteğini kabul etti. Erkek kardeş bir kuş oldu. Her bahar kengerler çıktığında bu kuş da hep aynı ağıdı okumaya başladı: “Pepo! Keko! Kamy kışt? Mı kışt! Kamy şuşt? Mı şuşt! Kamy pışt? Mı pışt!”* Yaktığı bu ağıt nedeniyle kuşun adı Pepug oldu.
Daha da ilginç olanı, Pepug’un halkın bir felaket karşısında kullandığı birçok deyime de konu olmasıydı. Ölen çocuğunun cesedi başında gözyaşı döken ana, acısının büyüklüğünü “Pepug mı rê bıwano”** sözleriyle dile getirirdi. Dehşet verici bir durumla karşılaşan insanların dilinden ‘Pepo, Pepo!’ nidası dökülürdü. Yine Pepug yapılan beddualara da konu olurdu. Zulmüne cevap verme gücünden yoksun olanlar, “Sola warê to de Pepug bıwano”*** diye haykırıp zalime beddua ederlerdi. Pepug aynı zamanda bir felaket habercisiydi. Pepug bir evin yakınında ötmüşse, o evde yaşayanlardan birini bir musibetin beklediğine inanılırdı.
Hikayenin halklarımıza yaşatılanlarla bağlantısını kuracağım. Solcu bir yazar sayılan Kemal Tahir, ‘Devlet Ana’ adlı bir roman yazmıştı. Ulus-devlete Türk toplumunun ‘anası’ diyordu. Oysa kapitalist modernitenin temel ayaklarından olan ulus-devlet toplumun ölümü demekti. Türkiye’de solun halkla bütünleşmede sorunlar yaşamasının nedenlerinden biri de bu ‘devlet ana’ algısıydı. Devleti ana gibi gördüğü yerde solculuk toplumda kök salamazdı. Bir dönem İngilizler Dolly adını verdikleri bir koyun kopyalamışlardı. Homojen toplum yaratma peşinde koşan ulus-devlet de vatandaş adını verdiği ve biri diğerinin kopyası olan koyun sürüleri yaratır. Sürüleşme ise toplumun inkarıdır. Bu açıdan bazıları ulus-devleti bir ana gibi görseler de, bu ana ancak kardeşi kardeşin katili yapan mitolojideki hilekar üvey anadan katbekat daha zalim bir varlık olabilir. Ulus-devlet aralarında çözümlenmesi imkansız hiçbir sorun bulunmayan halkları birbirine boğazlatmak için bir fitne-fesat üretme aygıtıdır.
Kürdistan’da yoğunlaşan son çatışmalarda artan ölümlerle birlikte birçok hanede Pepug’un öttüğü açıktır. Kürt-Türk ayrımı tanımaksızın, ateşin düştüğü birçok ailede yaşamını yitiren gençlerin yakınları kanlı gözyaşları döküyor. Ne oluyorsa emekçi halkın evlatlarına oluyor. Kodamanlar ve savaş çığırtkanlarının çocukları keyif sürer ve tatlı karlar peşinde koşarken, yoksul halk çocukları öldürsünler ve ölsünler diye Kürt savaşçıların üzerine sürülüyor. Bir zamanlar “İyi şeyler olacak” diyen Cumhurbaşkanı, şimdi ‘intikam’dan ve bedelini ‘misliyle ödetmek’ten söz ediyor. Özgürlük isteyen Kürtlere tehditler savuruyor. Çünkü kendi çocukları savaş cephelerine gitmiyor, çünkü kendi çocuklarının kurşunlara hedef olma ihtimali bulunmuyor. Başkomutan olarak askeri birlikleri teftiş edip neşe içinde sınır ötesi operasyon hazırlıklarını yerinde denetleyen A.Gül, en azından imha olmamak için direnen gerilla güçleri harekete geçtiğinde, yaşanan asker kayıplarına fazlasıyla üzülmüş gibi bir görüntü sergiliyor. Ama bu görüntünün sahte olduğu Güney Kürdistan’a düzenlendiği söylenen kara saldırısıyla açığa çıkmış oluyor.
Devlete ebeveynden birinin konumu yakıştırılacaksa, babanın çok daha uygun düşeceği kesindir. Bu baba müstebit bir üvey babadır, tipik bir despottur. Kardeşler arasına fitne sokan odur, kardeşi kardeşe boğazlatan odur, kardeş kanı üzerinde siyaset yapan odur. O, sahip çıkar göründüğü Türk halkını kardeşi olan Kürt halkını yok etmesi için bir yığın yalan dolanla motive ediyor. Katliamcılığını haklı çıkarmak için Kürt’ün ‘bölücülük’ yaptığı, ‘dış güçlerin taşeronu’ olduğu ve Türkiye’nin güçlenmesini istemediği yalanına sarılıyor. Bu temelde Türk halkını Kürt kardeşlerine karşı kin ve nefret duygularıyla dolduruyor. Ulaşmaya çalıştığı hedef, Türk halkının Kürt kardeşinin katili olmasıdır. Devletin tepesine çöreklenen AKP faşizmi, nihai çözümü Kürt ulusunun kimlik olarak yok edilmesinde görüyor. Onuru için direneni yok etmeye, geriye kalacak artıkları ise sadık uşaklarına dönüştürmeye çalışıyor. Ulusal mutabakata dayalı olarak yürüttüğü topyekûn saldırı savaşının anlamı işte budur.
Bu ‘üvey baba’ sürekli gerçeklerin üstünü örtüyor. Savaş cephesine sürülecek birlikleri teftiş eden Cumhurbaşkanı dahil, hiçbir yetkili Türk ordusunun bir savaşın içinde olduğunu kabul etmiyor. Savaşa savaş denmiyor. Hepsi anlamını çoktan yitirmiş ‘terörle mücadele’ diye bir kuyruklu yalanın arkasına sığınıyor. Kimse “Kürt ebediyen kölemiz olarak kalsın diye savaşıyoruz” demiyor. Savaşta ölüm vardır. Nitekim her iki tarafta da gencecik insanlar toprağa düşüyor. Ancak ‘üvey baba’ halkın çocuklarının ölümünü bile kamuoyundan gizliyor. Çünkü kayıpları olduğu gibi verse, toplum artık yeter diyecek ve barış talebini yükseltecektir. Savaşta gizlenen her kayıp bir yok saymadır, ikinci kez öldürmedir, hiçleştirmedir. Kendileri açısından anlamsız olan bir savaşta can veren halkın çocukları, adından bile söz edilmeyecek denli değersiz sayılıyor. Gerilla kayıpları ise sadece bir istatistiklerde kullanılıyor. Can veren gerillalar iğrenç bir yaklaşımla sadece ‘leş’ olarak değerlendiriliyor.
Türk ve Kürt halklarının savaşla çözmeleri gereken hiçbir sorunları yoktur. ‘Üvey baba’ devlet, halklarımızı aslında anlatılan hikayedeki ‘kenger davası’ kadar anlam ifade eden bir ‘dava’ temelinde birbirine düşürmeye çalışıyor. Evlerimizde Pepug’un ötmesine yol açıyor. Kürt ve Türk halkları Nuh’un çocukları gibidir. Nuh’un Ham, Sam ve Yafes adında üç çocuğu vardı ve üçünden ayrı diller konuşan topluluklar doğdu. Kürtler ve Türkler de tıpkı Nuh’un çocukları gibi ayrı diller konuşan kardeş iki toplumdur. Fakat ‘üvey baba’ Kürt’ü yok sayıyor; Kürt’ün kendi özgür kimliği, dili ve kültürü temelinde Türk kardeşiyle bir arada yaşamasını kabul etmiyor. Sorun işte buradan doğuyor, kavga buradan çıkıyor, Kürt için savaş bu nedenle kaçınılmaz oluyor. Kürt mazlumdur, ‘üvey baba’nın haklarını gasp ettiği, kimliksiz ve dilsiz yaşamaya mahkûm ettiği kardeştir. Bu yüzden bu savaşı sona erdirecek ve iki kardeş arasında onurlu bir barışı sağlayacak olan esasen Türk halkıdır. Şimdi söz söyleme sırası Türk halkındadır. Kardeşlik bölüşmeyi içermez. Yani ‘bölücülük’ iddiası ‘üvey baba’nın kuyruklu yalanıdır. Bir kardeşin olan aynı zamanda diğerinindir. Artık hiçbir evde Pepug’un ötmesini istemiyorsak, kardeşlik çözümü için el ele vermemiz şarttır.
Kurmanckî: *Pepo! Kardeş! Kim öldürdü? Ben öldürdüm! Kim yıkadı? Ben yıkadım? Kim gömdü? Ben gömdüm!
**Pepug benim için ağlasın (ağıt yaksın).
***İnşallah hanende Pepug öter.