2. Dünya Savaşı’nın ardından Roosevelt, Churchill ve Stalin, Almanya’yı ikiye bölmüş, fakat Berlin’in kime kalacağı konusunda anlaşamamıştı. Çözüm; kenti bölmekti. 1950’lerin başında Berlin’in ortasında sınırları küçük bir kara ada gibi çizilen Batı Berlin’e doğu Almanya’dan kaçışlar arttığından, işte o sabah, ‘komünist Almanlar’ 3 metreye kadar yükselen ve tarihe ‘utanç duvarı‘ olarak geçecek duvarın temelini atıyorlardı.
Zira, bütün Sovyet bloğu ülkeleri içinde en fazla DDR rejimi Moskova’ya sadakat yarışındaydı. Hele kurdukları Stasi (devlet güvenlik bakanlığı) takdire şayandı. Çağımızın en kapsamlı fişleme sistemini, en geniş istihbarat ağını geliştiren Stasi, 1958’de hazırladığı ‘politik-ideolojik sapmaya karşı tedbirler’ başlıklı doktrinde Batı Berlin’in duvarlarla örülmesini öneriyordu. Çünkü yanı başlarında parlayan Batı Berlin, kapitalist dünyanın vitrinine dönüşmüştü.
Duvar batıda ise gerginliğe neden olmuştu: sınırın her iki ucundaki ‘Checkpoint’lerde namlular tetikte bekliyordu. Berlin ateşin ortasındaydı, ‘soğuk savaş’ın ilk kurşunu kenti cehenneme çevirebilirdi. Aynı yıl, duvarın çekilmesinden aylar sonra 30 Ekim 1961’de,  Batı Almanya’nın başkenti Bonn’daki Türk Büyükelçiliği aracılığıyla, Ankara ile ‘misafir işçi’ anlaşması imzalandı. Yeni misafirler, savaşın yıkıntıları üzerine kurulan Almanya’nın yeni umuduydu. İtalya, Portekiz ve Yunanistan’dan getirilen iş gücü yetmemiş, sıra Türkiyeli emekçiye gelmişti.

Duvarın dibindeki göçmen gettoları!

Gerçi yıllar sonra yazar Max Frisch „Biz işgücü çağırdık, ama insanlar geldi“ diyecekti, ama Almanya’nın kaderini, gökyüzünü ikiye bölen duvar kadar artık ‘Alttakiler’ de belirleyecekti. Batı Berlin’e gelen misafir işçilerin kaderi ise ‘duvar’ dibiydi. Tampon bölgesi olan duvara yakın mahallelerde ev kiraları ucuzdu ve kentin diğer semtlerindeki ev sahipleri, evlerini  bu misafirlere vermeye çekiniyorlardı. Doğu Berlin-Batı Berlin sınırında kalan ve daha sonra Almanya’nın başına ‘bela’ olacak Türk, Kürt, Arap göçmenlerin yaşadığı Neukölln, Kreuzberg, Wedding ilçelerindeki gettoların öyküsü işte böyle duvarla örüldü.
Şu anda nüfusu 3,5 milyon olan Berlin’deki sayısı yarım milyonu bulan göçmenin çoğu, bu mahallelerde doğdu, büyüdü, hayata karıştı. Neukölln ise yıllar sonra, belediye başkanı Heinz Buschkowsky’nin kaleme aldığı „Her Yer Neukölln“ kitabı nedeniyle Almanya’nın gündeminde. Özellikle Müslüman göçmenlere karşı ırkçı söylemlerin yer aldığı „Almanya Kendini Yok Ediyor“ kitabıyla milyoner olan Thilo Sarrazin’in izinde yürüyen Buschkowsky (ilginçtir, ikisi de göçmenlere yakın duran sosyal demokrat parti SPD’li), ülkesini ‘pis yabancılara’ karşı uyarıyor. Yüzde 40 oranında göçmenin yaşadığı Neukölln’de yabancı kökenli gençlerin düzeni bozduğunu, işsizlik parası alan göçmenlerin son model arabalarla gezdiğini, evlerini lüks mobilyalarla döşediklerini yazan Buschkowsky, faturayı göçmenlere kesip, göçmenleri döverek, emeklilik hayatında popüler olma arayışında.

‘Yeni Almanlar’ ve ‘doğu kuşağı’

Sarrazin ve Buschkowsky’nin kitapları/tezleri yaygın medyada manşetlere çıkarken, çocukluk yıllarında yaşadıkları zorlukları anlatan göçmen kökenli yazarların eserleri nedense pek ilgi görmüyor. Bu eserlerden öne çıkan birkaçı şöyle; Zafer Senocak: Deutschsein (Alman olmak), Mehmet Gürcan Daimagüler: Kein schönes Land in dieser Zeit (Henüz Güzel Bir Ülke Değil), Alice Bota, Kuhe Pham, Özlem Topcu: Wir neuen Deutschen. Wer wir sind, was wir wollen? (Biz Yeni Almanlar: Kimiz, ne istiyoruz?), Masoud Sadinam: Unerwünscht (İstenmeyen, Üç İranlı kardeşin Almanya hikayesi).
Göç konulu eserler bir yana, Doğu Almanya’daki çocukluk yıllarını anlatan eserler de bu yıl kitapçılarda dikkat çekiyor; Ruth Hoffmann: Stasikinder - Aufwachsen im Überwachungsstaat (Stasi çocukları - Polis devletinde büyümek), Anna ve Susanne Schädlich: Ein Spaziergang war es nicht - Kindheit zwischen Ost und West (Gezi değildi - Batı ile doğu arasında çocukluk), Dritte Generation Ost: Wer wir sind, was wir wollen (Üçüncü doğu kuşağı - Biz kimiz ve ne istiyoruz?).
3 Ekim 1990’da ‘Birleşmenin babası’ dönemin Batı Almanya Başbakanı Helmut Kohl, 18 milyon Doğu Almana „şehirlerinizi çiçek bahçesine döndüreceğiz“ demişti. Fakat bu hafta 22. yıldönümü kutlanan iki Almanya’nın birleşmesine ilişkin hükümetin açıkladığı son rapor, ülkenin doğu ve batısı arasında hala büyük bir uçurumun olduğunu gösteriyor. İşsizlik oranı batıda yüzde 6 iken, bu oran doğuda hala yüzde 12’ye kadar çıkıyor. Keza doğuluların batılılara göre daha az emeklilik maaşı alması sorunu da çözülmüş değil.
Fabrikaların kapandığı, sadece yaşlıların yaşadığı birçok yerleşim biriminin ‘hayalet şehirlere’ dönüştüğü, alkol kullanımının yüksek olduğu doğuda ruhsal sağlığı bozulanların sayısı da artıyor. Haftalık Freitag gazetesinin son sayısında yer alan araştırmaya göre doğuda psikolojik tedavi gören Alman sayısı batıya göre hayli yüksek. Gazeteye görüş bildiren psikologlara göre, doğulularda görülen depresyon ve travma gibi ruhsal bozuklukların nedeni -göçmenlerde olduğu gibi- uyum sorunundan kaynaklanıyor. Sadece bu değil, daha birçok noktada Almanya’daki iki büyük grubu; duvarın öbür tarafını umut gören doğuluları ve hayallerini gerçekleştirmek yolu bu ülkeye düşen göçmenlerin yolları/kaderleri 9 Kasım 1989 günü ilk çekiç darbesinin vurulduğu Berlin duvarında kesmişti. Peki duvar kimin üstüne yıkıldı?