Carlos Fuentes benim okuma dünyamın tanrılarından biriydi. ‘’Bir ülkeyi tanıma yollarından biri, orada insanların nasıl öldüğünü bilmektir’’ der ya Albert Camus, Meksika’nın kanlı topraklarında yolculuk yaptığım Fuentes öldü.
Pişman ölmedi, bunu bilirim. ‘’İstem ve imgelem açısından Meksikalı olduğunu’’ kişisel tarihine not düştü ve bu bir cümlelik notla Meksika’nın kanayan kimliğinden, dağılan suretinden bahsetti hep bizlere... Bizlere; henüz sahip olduklarını sadece siyasi bir atakla örgütlemeye çalışan bizlere... Bir toprağın hikayesini sadece kahramanlarıyla özdeşleştirenlere...
Oysa iş öyle değil!
Babası koyu bir Meksika milliyetçisiydi ve oğlunun Meksika’nın tüm adlarını, düşlerini, yenilgilerini anlamasını sağlamaya çabalardı. Çünkü Meksika tarihi ezici yenilgilerin tarihiydi. Fuentes’in en büyük sorusu da babasından aldığı dersle Birleşik Devletler sınavına girmesiyle doğdu: Bu ülke –ABD- yenilgi denen şeyle hiç tanışmamış mıydı?
‘’Hayal ülkesi Meksika acılı bir geçmişi düşlemekteydi, gerçek ülke Birleşik Devletler ise mutlu bir geleceği düşlüyordu.” İşte buydu, sorunun yanıtı...
Öğrencilik zamanlarında Meksikalı olmanın ödülünü önce popüler olmakla -ama ne zamanki Meksika’ya komünist bir idare gelip de ABD medyası hakaret manşetleri döşedi, sonra omuz atmalar, acımasız alaylar ve aşağılanmalarla aldı. Kendini Birleşik Devletler’de büyüttükçe, daha çok Meksikalıydı.  ‘’Yazmak istiyordum, kimliğimin ve ülkemin gerçek olduğunu kendime göstermek için yazmak istiyordum. Ne de olsa İngiliz dilinin bir yazara daha gereksinimi yoktu, o nedenle şiirlerini, yazılarını İspanyolca yazmaya karar verdi. Şili’deydi o zamanlar... Pablo Neruda’nın güzel ve hüzünlü ülkesi... Şili’de Neruda’nın şiirlerinin yazarı yoktu, bunu öğrendi önce. Şili halkına göre Neruda’nın şiirleri çook eski yıllardan toplaşıp o güne gelmişlerdi. Homeros’un şiirleri gibi... Ve bunlar, şiirin ve tarihin öznesiydi. O nedenle herkesin dilinde Neruda’nın şiirleri başka bir şarkıya çabucak dönüşebilirdi: Halkın mülküydü sözleri...
O genç yıllarında ilk ürününü de vermişti aslında. Her ne kadar tek okuru Troçki’nin Stalin tarafından öldürülme emrine bulaştığı söylenen Meksikalı bir uykucu ressam olsa da, denemişti en azından. O genç yaşta kimlik ve dil üzerine hissettiklerini, bugün dil ve kimlik üzerine pek fazla cümlesi olmayan -ne yazık ki- akademisyenlerde bulmak ne mümkün: ‘’Hiçbir kültürün soyutlanmışlık içinde kimliğini koruyacağına inanmıyorum; kimlik, ilişki sayesinde, zıtlıklarla, atılımlarla elde edilir.”
Fuentes’i bize kadar ulaştıran da Meksika özelinde vardığı bu yargının, evrensel bir biçiminin oluşudur. Hemen tüm kitaplarında öfkesi burnunda bir Meksika, diline, dilin inceliklerine ve tarihine banmış hikaye ve hikayeciklerle çıkar karşımıza. Terra Nostra Meksika’nın değil, aslında insanlığın kanlı tarihidir ve insanın nasıl insanlaştığı üzerine de önemli bir kilometredir.
Kendi genç bedenini, Meksika’nın yaşlı bedeninde büyüten Fuentes, yazarlığını bir yenilik olarak sunmadı okuruna. Aksine, ‘gelenek’ diyordu buna. Yeni, kendisinden önce gelen bir formun eğilip bükülmesiydi ona göre. En nihayetinde döneminin hakikatlerinden yaptığı mürekkebin anlattıkları, bir keşif değildir; tarihin dipten dibe yeniden dirilişidir. Artemio Cruz’un Ölümü o nedenle çook uzun sürmüştür. Bir Meksika gerçeğidir Cruz. Kolay ölmesi beklenemez; tarih akacaktır, hile, dolap, aldatmaca, kandırılma ve sevgisizlik ya da paraya tahvil edilen yaşlı bedende genç, körpe aşklar... Sonra savaş, neyin savaşıysa artık, sonra varlık; mal, mülk... Sahip olma ve sahip oldurma... Meksika’nın temel karakteristiği de canlanacaktır yaşlı Cruz’un tükenmekte olan bedeninde.
Yıllar geçtikçe hayatına giren şiirler ve onların tarihsel sahiplenicileri (Şili halkından ödünç alarak bu cümleyi) ile buluştu Carlos Fuentes. Octavio Paz da onlardan biri... Ondan ‘’kültürün, ırkın ya da politikanın ayrıcalıklı merkezler olmadığını” öğrendi. Paz’ın miras bıraktığı anlam ise bugün için de hakiki olan bir anlam: Dünyayı bilmek hala olanaklı; bizler, bitirilmemiş, tamamlanmamış insanlarız!
İspanyolca yazan yazarlara verilen en büyük ödül olan Cervantes verilmeden önce Cervantes’i anlatma biçimiyle azaltayım sözcüklerimi: ‘’Cervantes bize bir kitabın kitaptan başka bir şey olmadığını öğretti: Don Kişot, bizi ‘gerçeklik’e değil, oradaki her şeyin ‘gerçek’ olduğu bir hayal etme edimine davet ediyor.”
Edebiyat dünyasının en sahici yazarlarından biriydi Fuentes. O nedenle Meksika’yı uzun ama hala yetersiz anlattığına ikna olarak, pişman ölmedi.