
14 Temmuz 1982 yılında Diyarbakır zindanında Hayri Durmuş, Kemal Pir, Akif Yılmaz ve Ali Çiçek tarafından başlatılan Büyük Ölüm Orucu Direnişi’nin 32. yılına girdiğimiz bu günlerde bu yoldaşlarımızı anmak, eylemlerinin büyüklüğünü anlamak ve Onlara cevap olmak hepimizin boyun borcudur.
12 Eylül faşizmine karşı 21 Mart 1982 yılında Diyarbakır Cezaevinde Mazlum Doğan tarafından başlatılan özgür yaşamda ısrar direnişi, 18 Mayıs günü Dörtlerin bedenlerini ateşe vermesiyle gelişip, en son 14 Temmuz Büyük Ölüm Orucu eylemiyle zirveye ulaştı. Bu yoldaşlarımızın tek bir amacı vardı: PKK kimliğiyle yaşamak ve bu kimliğe sahip çıkmak. Bedenlerini ölüme yatırarak özgür yaşamın nasılına cevap olan ve yol göstericiliğini yapan bu büyük direnişin sahiplerine bugün Önderlik, Parti ve Halk olarak onlara layık olma temelinde yürütülen mücadeleyle borcunu bir nebze de olsa ödeme çabasını sürdürüyor olmak, bu yoldaşlara bağlılığın bir ifadesi olmaktadır. Asla taviz vermedikleri ve uğruna ölüme gittikleri parti kimliği ve parti yaşamını bugün özgür bir halk, partileşmiş bir halk yaratma temelinde onlara layık olma çabası veriyor olmak anılarına ve mücadelelerine bağlı olunduğunu göstermektedir.
Bugün Kürdistan’da ve Kürtlerin yaşadığı her yerde “PKK halktır” sloganı yankılanıyorsa, insanlar PKK ismiyle gurur duyuyor, PKK’li olmayı bir onur sayıyorsa ve bugün şehitlerimizin sözcüsü olan Kürt Halk Önderi Öcalan ve PKK tüm dünya halkları tarafından tanınıyor ve büyük bir sevgi ve ilgiyle karşılanıyorsa, hiç kuşkusuz bu durum PKK kimliğini en zor koşullarda asla terk etmeyen, bu kimliğe ihanet etmeyi hayvanlaşmayla bir tutan ve insan olmakta ısrar eden bu yoldaşlarımızın direnişi temelinde sağlanmıştır.
PKK kimliği demek, insan olmakta, toplumsallıkta, yani sosyalizmde ısrar etmek demektir. PKK kimliği demek, yaşadığı toprağa, ülkeye, içinde doğduğu toplumsal gerçekliğe bağlı olmak demektir. İşte bu yoldaşlar en temel insani gerçekliğe bağlı kalma temelinde yaşamayı seçtiler ve bunun için verilmesi gereken ne bedel varsa hepsine kabul diyerek insan olmakta ısrar ettiler. Hiçbir abartıya kaçmadan diyebiliriz ki, özgür yaşamın nasılına cevap olan bu yoldaşlar hakikatin kendisi olmuşlardır. Bilmenin, anlamanın ve bu gerçeklik temelinde eylemli olmanın adı özgür yaşamsa, bu yoldaşlar bunu yaşadılar, buna şahitlik ettiler. Zaten şehit demek hakikati bilmek, hakikat olmak ve onu ifade etmek değil midir?
‘Mezar taşıma borçlu yazılsın’
Hayri, Kemal, Akif ve Alilerin gerçekleştirdikleri eylemle hem parti yapısına, hem halkımıza büyük bir umut bahşettiler. Umutlu olmak ve umut yaratmak iyinin, doğrunun ve güzelin bilgisi ve bilincine sahip olmak, bu ilkeler temelinde bir yaşamın yaratılacağına inanmaktır. Yaşamın ancak bu gerçekler temelinde anlamlı olduğunu, bunlarsız yaşanan bir hayatın haram olduğu gerçekliğinin yürek ve beyine kazınması gerektiğini bilmektir aynı zamanda. Hakikatin özgür yaşam olduğu, özgür yaşamın ise aşk ile özdeş olduğunu bilmek, özgür yaşamın yaşanabilmesi için çok büyük emek, bedel ve mücadele gerektiğini baştan kabul etmek demektir. Âşık-maşuk ilişkisinde nasıl ki adanma ve bir olma temelinde aşk varoluyorsa, yaşamın da anlamlı kılınması ile birlikte özgürleştirilmesi beraberinde hakikate ulaşmayı mümkün kılmaktadır. Bu nedenledir ki “biz özgür yaşamı uğrunda ölecek kadar seviyoruz” belirlemesi bu yoldaşlarımızın hakikate erdiğini, Hak ile bir olduğunu, yani hak olduğunu çok yalın bir biçimde göstermektedir.
Derler ki, en utanılası ve kaçınılması gereken şey; sana umut bağlamış olan bir halkın umutlarını boşa çıkarmaktır. Bu yoldaşlar bırakalım umutları boşa çıkarmayı, aksine bağlı oldukları bu halkın kendisini umut kılmayla, dünya halklarına moral ve güç kaynağı yapmayla üzerlerine düşen sorumlulukları en iyi bir biçimde yerine getirmiş, asla ama asla borçlu kalmamışlardır. “Mezar taşıma borçlu yazılsın” diyen Hayri Durmuş’un bu eylemiyle, yaşayan ve kendisini takip eden yoldaşlarını bu halk karşısında binlerce defa borçlu kılmıştır. Mütevazılığın ve nezaketin bundan daha büyük bir örneği olamaz. Ölüme giderken, bedenini dirhem dirhem eritirken bile, canından başka vereceği bir şeyi olmadığı halde yine de kendisini yeterli görmeyen, borçlu gören bir kişiliğin tam da PKK’nin kendisi ve kimliği olduğunu bundan daha iyi ifade edecek bir gerçeklik olamaz.
Özgür yaşam elbette ki bir toprak üzerinde yaşayan bir toplumun hakikate göre, yani ahlaki ve politik olma gerçekliğine göre yaşaması demektir. Onu oluşturan bireylerinin bu gerçeklik temelinde bilinçlendirilmesi ve eylemsel kılınması; iyi, doğru, güzel olanın örgüsünde bir yaşam sisteminin kurulması ve sürdürülmesi demektir. PKK öncesi Kürdistan ve Kürt toplum gerçekliğinde ise yaşanan durum, bırakalım özgür yaşamın var olmasını, adeta varlık-yokluk ikilemiyle karşı karşıya olan ve bitirilme aşamasına getirilen bir halk gerçekliği olmaktadır. PKK öncesinde Kürt ve Kürdistan inkar edilen, yok sayılan bir ülke ve halk olmaktadır. İnkar ve yok sayılma köle olmaya yatırılma, köleleştirilmeye alıştırılma anlamına gelir. Varlığı kabul edilmeyen bir gerçeklik, her türlü aşağılanmaya, ötelenmeye, sömürülmeye açık olmak demektir. PKK öncesi Kürt halkının yaşadığı durum tam da bu olmaktadır: Bilinci dağıtılan, toplumsal örgüleri parçalanan ve gelecek umudu olmayan bir insanlar yığını.
Kürt halkına direnme azmi verdi
PKK bu gerçekliğe devrimci bir müdahale demektir. Bilinç veren, örgütleyen, yaşama sevinci ve umudu yaratan bir gerçeklik demektir. Bu nedenledir ki faşist Türk devletinin 12 Eylül darbesiyle gerçekleştirmek istediği asıl amaç; Kürt halkının bağrında doğan ve sadece Kürt evlatlarından değil, değişik halkların yiğit evlatlarından oluşan bu umut hareketini, onun özgür yaşam iddiasını, iradesini, kararlılığını ve umudunu yerle bir etmekti. İnkar edilen, yok sayılan Kürt halkını yeniden diriltme, bilinç ve örgüt sahibi kılma ve insanlığın beşiği olan bu coğrafyada demokratik ve özgür bir yaşam sistemi kurmayı amaçlayan PKK’yi daha doğuş aşamasında, önderliğimizin ideolojik doğuş aşaması dediği bu aşamada bitirmeyi hedeflemekteydi. Bunun için geliştirilen faşist darbeyle birlikte binlerce PKK kadro ve sempatizanı tutuklanıp cezaevlerine dolduruldu.
Amaç PKK’yi cezaevindeki öncülerini teslim alma temelinde ideolojik olarak yenilgiye uğratmak, tasfiye etmekti. Fakat faşist rejimin hesapları Diyarbakır zindanında Mazlumların, Ferhatların ve 14 Temmuz Direnişçilerinin PKK ideolojisini sahiplenme temelinde gösterdikleri büyük direnişle bozuldu. Bu, faşist rejimin Kürt ve Türk halkının evlatları karşısında aldığı ilk büyük yenilgi oldu. Faşist rejim PKK’nin ruhunu, ideolojisini teslim almak için yaptığı hamlede büyük bir direnişle karşılaştı ve çok ağır bir yara aldı. Diğer yandan ise Diyarbakır zindan direnişi Kürt halkına büyük bir moral, coşku, direnme azmi ve inancı verdi.
14 Temmuz büyük bir bilinç, sağlam bir kararlılık, güçlü bir irade ve kesin sonuç alıcı bir direnme tarzının ürünüdür. Ve bu tarzın yaratıcısı, amansız geliştiricisi ve sürdürücüsü Önder APO olmaktadır. 14 Temmuz direnişçileri büyük bir umut yaratıcısı oldular; ama bu yoldaşlardaki umudun yaratıcısı da Önder APO olmaktadır. Bu yoldaşlar Kürt Halk Önderi Öcalan’a olan bağlılıklarından, sevgilerinden, O’nun davaya olan bağlılığından ve sonuç alıcı tarzından asla kuşku duymadılar. PKK kimliğinin Önder APO gerçekliğinde somutluk kazandığını, bu gerçekliğin de asla özgür yaşamdan yüz çevirmeyeceğini, sosyalizm ve özgürlük mücadelesinden asla ama asla vazgeçmeyeceğini çok iyi bilerek, inanarak ve hiçbir tereddüt göstermeden bu büyük direnişe girip ölümsüzler kervanına katıldılar. Onlar Önder APO’nun şehitlerin tek sözcüsü olduğunu, şehitlerin vasiyetlerini yerine getirmek için son nefesine kadar özgür yaşam çizgisinde ısrarlı yürüyeceğinin bilinciyle ve gözleri arkada kalmadan bu direnişi başlattılar ve ardıllarına büyük bir zafer, umut, bilinç, irade, sarsılmaz bir kararlılık bıraktılar.
Bu direniş zafere yolunu açtı
Bu yoldaşlar ardıllarına bir gerçekliği daha gösterdiler. En zor anlarda, imkansızlıklar içinde, nefes alma imkanının olmadığı, zulmün, baskının, işkencenin, korkunun, açlığın, bir bütün insanlık dışı koşulların varolduğu bir ortamda eğer bir kişi en temel insani değerlere bağlı kalır, doğru bir bilinç, güçlü bir irade, sağlam bir kararlılık ve umuda sahip olarak mücadele ederse kıramayacağı hiçbir düşman iradesi yoktur; düşmanı ruhta, düşüncede yenilgiye uğratması işten bile değildir. Diyarbakır zindanında Türk faşist devletinin tüm baskılarına, teslim alma, ihanete çekme çabalarına rağmen PKK kimliğinden, onun düşünce ve yaşamında ısrar temelinde gerçekleştirilen bu eylem bugün düşmanları tarafından da saygı duyulan bir eylem olarak tarihteki şanlı yerini almıştır.
14 Temmuz Büyük Ölüm Orucu Direnişi’nin, Ulusal Onur Günü’nün 32. yılına girdiğimiz bu günlerde, 32 yıl önce özgür yaşamda ısrar temelinde geliştirilen bu direnişin bugün Demokratik Kurtuluş ve Özgür Yaşamı İnşa hamlesine nasıl da öncülük ettiğini, bu direnişin halklaşarak zafere doğru yürüdüğünü görmek, verilen kararın ne kadar doğru, yerinde, sonuç alıcı ve büyük bir öngörünün ürünü olduğunu bir kez daha kanıtlamış oluyor. Bu direniş bugün daha da fazla Kürt halkına, gençlerine, kadınlarına büyük bir ruh, inanç, moral ve umut veriyorsa, etkisini sadece Kürtler üzerinde değil, ilerici insanlık üzerinde sürdürüyor, diğer yandan Kürtlere ve insanlığa düşman güçlerin de korkulu rüyası, adeta onların kabusu oluyorsa, bu, direnişin büyüklüğünü ve öncülüğünü bir kez daha kanıtlamış oluyor.
Bu gerçekler temelinde yürür ve bu eylemin ruhuna sadık kalarak mücadele edilirse Demokratik Kurtuluş ve Özgür Yaşamı İnşa hamlesinin başarısının kesin olacağı, zindan direnişinin bizlere gösterdiği ve kanıtladığı gerçeklik olmaktadır. Bugün Demokratik Türkiye ve Özgür Kürdistan’ı inşa etme imkanları her zamankinden daha fazla. Bu imkanları iyi değerlendirir ve doğru çalışırsak özgür yaşamı inşa temelinde başta zindan direniş şehitleri olmak üzere tüm şehitlerimizin özlem ve amaçlarını gerçekleştirmiş, halkımızın varlığını ve özgürlüğünü sağlamış ve onlara olan borcumuzu bir nebze de olsa ödemiş oluruz.
CAFER DÎLAN KOÇGÎRÎ
Ben yoldaşlarımla varım
Mehmet Hayri Durmuş’un ailesine yazdığı mektup:
Zindanlardan size sesleniyorum. Ama bu sizi asla umutsuzluğa düşürmemelidir. Soğukkanlı olunuz ve geleceğe umutla bakınız. (...)
Mücadeleye nasıl ve niçin katıldığımı size uzun uzun anlatacak değilim. Bunu beraber olduğumuz dönemlerde pek çok defa anlattığımı hatırlıyorum. Eğer kafalarınıza birşeyler girmediyse bundan sonra mücadeleye faal olarak yürütecek olan yoldaşlarım tüm halkımızı ve sizleri eğitecek ve aydınlatacaktır. Yalnız şunu söyleyeyim ki, mücadeleye katılmam sadece ve sadece ülkem ve halkımın, insanlığın çıkarı için olmuştur. Asla bir zorlama veya aldanma sonucu değil, sorumluluğum ve tarihin bana yüklediği görevleri çok iyi bilerek mücadeleye atıldım. Bundan hiçbir kuşkunuz olmasın. (...)
Zindan da da olsa, yoldaşlarımdan ve halkımın çıkarlarından ayrılmayacağım.
Pek çok yoldaşım gibi ben de sömürgeci zindanlarda, mahkemelerde, halkımızın yüce davasına ve PKK’ye, onun ilkelerine bağlı kaldım ve kalmaya devam edeceğim. Geçmiş mücadele dönemlerinde sömürgeciler tarafından pek çok defa takip edilmiş, yakalanmış, tutuklanmıştım. Son olarak yakalandığımda, ellerinde benim hakkımda somut bilgi ve belgeleri vardı. Artık gizleyecek bir şeyim yoktu. Bu nedenle polis ve askerlerin günlerce uyguladıkları işkenceler sırasında, elimden geldiği kadar parti sırlarını gizlemeye çalıştım. Fakat mücadelemi ve yaptıklarımı açık yüreklilikle anlattım. Hareketimizin amaçlarını anlattım. Elimden geldiği kadar harekete ve yoldaşlarıma ve halkıma layık olmaya çalıştım.
Yaklaşık bir yıldır zindanlarda mahrumiyet içinde, her türlü baskı ve eziyet altında tutulmaktayız. Tüm yasaklara ve baskılara rağmen yoldaşlarım ile beraber her türlü haksızlığa karşı geldim, direndim. Bundan sonra da düşmanın zorbalıklarına, yasaklarına, her türlü haksızlıklarına karşı yine yoldaşlarımla beraber tüm gücümle direneceğim.
Sizin merakla beklediğiniz duruşmalarımız çok yakında başlayacak. Durumumu az çok tahmin ettiğiniz için büyük bir sabırsızlık ve telaş içinde olduğunuzu biliyorum. Ne yazık ki boş bir telaş ve boş bir sabırsızlık. Ben koskoca bir PKK davası içinde bir damla bile değilim. Cunta her gün katliamlar yapıyor, köyleri yakıp yıkıyor. Her gün sömürgeci mahkemeler idam yağdırıyor. İdam kararı verilenler asılıyor. 30 yıl 40 yıl müebbet hapisler sıradan cezalar olmuş. Yani şunu demek istiyorum; cunta boyuna katlediyor, yakıp yıkıyor. Herkes aç-susuz, perişan, ortalık kan revan. Böyle bir dönemde benim durumum, evet sadece benim durumum önemli midir? Ölüm cezasına çarptırılmam veya 30-40 yıl hapis giymem çok mu önemli? Hayır... Hayır... Hayır..! Hiçbir önemi yok. Hiçbir önemi olmadığı için de, pek çok yoldaşım gibi ben de bütün şeylere aldırış etmiyorum. Sizin üzülmenizi, telaşınızı, sabırsızlığınızı boş görüyorum. (...)
Siz, Kürdistan halkının bir parçasısınız ve size istikbal lazımdır. Geleceğinizi düşünmeniz, dostlarınızın yanında yer almanız lazımdır. Hep beraber mücadeleye girelim, her beraber düşmana karşı direnelim. Benim de zindanlardaki tüm yoldaşlarımın da, halkımızın da gerçek kurtuluş yolu budur. (...)
Benim için artık yılların, ağır hapislerin, müebbetlerin, hatta idamların önemi yoktur. Halkımın ve ülkemin yüce davasına bağlılığım önemlidir. Ve her şeyden önemlisi PKK’nin onur ve prestiji önemlidir. Bunları asla çiğneyemem. Bu durumu çok iyi bilen sömürgeciler, özellikle duruşmalarımızın yakınlaştığı bu dönemde, kendi ajanlarını harekete geçirerek pek çok tutuklu ailesi gibi, sizi de etkilemeye, aldatmaya ve beni caydırmaya çalışıyorlar. Ortalıkta dolaşan bazı uşaklar ve kişiliksiz avukatlar, size sürekli telkinlerde bulunmaktadırlar ve bulunmaya devam edecekler. Size şunları söyleyecekler: “Üzerinde bir şey yoktur. Her şeyi inkar ederse, eğer suçu başkalarının üzerine atarsa, eğer pişman olduğunu söylerse kesin kurtulur, yoksa kötü olur.” vb. (...)
Bir defa size açıkça söyleyeyim ki, ben bin pişmanlık göstersem de sömürgeciler ağır cezalar vereceklerdir. Ne benim ne de sizin aldanmanıza, varınızı-yokunuzu seferber etmenize gerek yoktur. İkincisi, pişmanlık göstermem ve her şeyden vazgeçmem ise devletin ajanı ve uşağı olup, yoldaşlarıma ve halkıma düşman olmam demektir. Halbuki ben, yoldaşlarım ile varım. Ben, halkımın bir parçasıyım. Hayri, ancak mücadele yolunda kaldığı müddetçe Hayri’dir. Mücadeleye düşman olan Hayri, artık ajandır, uşaktır, beş paralık bir insandır. Böyle bir şeyi de benden istemezsiniz herhalde. Bizim ailemizin mücadeleye bir ihaneti olmadı. Bundan sonra da ihanet edeceğinizi sanmıyorum. Ama sırf benim bedenimi kurtarmak için bazı duygusal tavırlar içine girip yapamayacağım şeyleri benden isteyebilirsiniz. İsterseniz ne olacak? Kendi haysiyet ve şerefinizi lekelemiş olursunuz. Ben bir siyaset adamıyım, bir davaya baş koydum. Beni yönlendirecek olan, bağlı olduğum ilkeler, bağlı olduğum ideoloji ve politikadır. Doğru bildiğim yolda, en küçük bir taviz vermeksizin mücadelemi sürdüreceğim. Hepinizi PKK’nin doğru ilkeleri doğrultusunda mücadeleye davet ediyorum. Hepinize selam ve saygılarımı sunarım.
Oğlunuz, Kardeşiniz, Yakınınız Hayri
25.11.1980 DİYARBAKIR