Almanya, Kürt toplumunun politik taleplerinin ve dinamizminin en fazla baskılandığı Batı ülkesi olma rolünü bugün de açık ara önde götürmeye devam ediyor. 22 Kasım 1993 tarihinde İçişleri Bakanlığı genelgesiyle ‘PKK faaliyet yasağı’ getirilmesi, Almanya’nın Kürtlere dair uygulayacağı siyasetin de merkezine oturmuştur. Sonrasındaki her pratik hamle, bu zemin üzerine çıkılan katlar gibidir. Almanya’nın Kürt özgürlüğü karşısında aldığı bu stratejik tutumun küresel güçler arası bir rol paylaşımıyla bağı olduğu kadar Almanya ve Türk devleti arasındaki ilişkilerin doğasıyla da derinden ilişkilidir. 

Erdoğan ve AKP hükümeti, bugün Almanya’da ciddi bir tepkinin ve eleştirinin odağı haline gelmiş durumda. Ancak verilen resmi refleksler, bu eleştirilerin kendi kamuoylarında açığa çıkan tepkilerin odağındaki uygulamalarla sınırlı olduğunu gösteriyor. Oysa, Erdoğan’ın bu kadar güç merkezi haline gelmesinin Kürt meselesinde inkarcı ve çatışmacı geleneksel siyaseti süreklileştirmesinden ve derinleştirmesinden kaynaklı olduğu ortadadır. Yeryüzünde Kürtler adına dikili bir taşın bırakılmamasına yeminli bir dış politika ve her türlü kötülüğe amade dinci-ırkçı güruhları yeniden organize ederek bir halkın sadece politik taleplerine değil onun var olma durumuna karşı çalıştıran bir iç siyaset, günümüzün Türkiyesi’nin temel gerçeğidir. 

Oysa Alman hükümeti, Erdoğan eleştirisini geliştirdiği ölçüde Kürtlere daha fazla baskı ile geri dönmektedir. Çünkü Almanya’nın kendi ülkesinde yaşayan Kürt toplumuna bakışı, onu Türk rejimi karşısında pazarlık unsuru olarak gören araçsalcı bir yaklaşımdır. 

Rehine siyaseti

Almanya’nın benim izlediğim kadarıyla Erdoğan’a yönelik en ciddi eleştirisi rehine siyaseti izlediğine yönelik olanıdır. Bunu da Alman vatandaşı bazı gazetecilerin, insan hakları savunucularının haksız bir şekilde gözaltına alınarak tutuklanmaları vesilesiyle ifade etmektedir. İşin gerçeği de budur zaten. Tıpkı içeride tutulan HDP’liler gibi, binlerce gazeteci, hukukçu, yerel yöneticiler gibi Türk siyasetinin rehinesi durumundadırlar. 

Ancak Erdoğan ve Türk hükümeti, bu rehine söylemi karşısında kendilerini savunurken, hukuktan ve yargının varlığından bahsetmektedirler. Aslında teknik olarak tüm rehinelerin içeride tutulmasının bir yargı kararına dayandığı doğrudur. Hatta teknik olarak OHAL ilanı da, bazı hak ve özgürlüklerin askıya alınması da ‘hukuk bürokrasisi’ içinde olup biten işlerdir. Ama bu kadar… Teknik bir hukuk işleyişinin varlığı, çıkan sonucu meşru ve adil kılmıyor.

Bu rehinelerin tümü de sadece kendi işlerini yaptıkları için itham edilmektedirler. Gazetecilik, insan hakları savunuculuğu vs. Ama elbette kelimenin yine teknik anlamıyla Türkiye’de suç olarak görülmeyen faaliyetleri suç öğesi olarak ele alırken farklı bir söylem kullanılmaktadır. Ne kadar faşizan bir iktidar da olsa, bunu ‘gazetecilik suçtur’ diye formüle etmiyor. Yapılan işi gazetecilik olarak görmüyor ve karşıya kabullendireceği başka bir argüman kullanıyor. Mesela ‘Terör Örgütü üyeliği’ diyor, ‘devlet sırrını ifşa’ diyor, ‘ajanlık’ vs diyor. Sonuçta neyin terör örgütü kapsamına girdiğini neyin bunun dışında kaldığını siyasi iktidar belirliyor ve bunu daha sonra yargı pratiği haline getiriyor.  

129b yargılamaları ne kadar adil ve meşru? 

Almanya’da Ceza Kanunu’nun 129b maddesinden yargılanan bireylerin suçlandığı davalara baktığımızda da incelikli bir rehine siyasetinin izlerine rastlıyoruz aslında. Yargılanan Kürt siyasetçilerinin nerdeyse tamamı demokratik eylemlerin organizasyonuyla ilgili olarak suçlandılar. İddianamelerde şiddete, zora dayalı en küçük bir delil bile yer alamadı. Aslında Almanya’da asla suç konusu haline getirilemeyecek faaliyetlerden dolayı da yargılanıp ceza aldılar. ‘Yabancı bir terör örgütü üyesi’ olarak bu faaliyetleri yaptıkları için! Binlerce Kürt siyasetçisi ve aktivisti arasında kimin ‘yabancı bir terör örgütü’ üyesi olacağına, kimin 129b’den yargılanacağına Adalet Bakanı karar veriyor. Yargılamanın startını ve doğrusu ilk kanaati bakanlık yani hükümet veriyor.  Mahkeme de, duruşma sırasında ağırlıklı olarak, hükümete bağlı kurumların raporları, verileri üzerinden bu politik kararını ‘hukuki’ bir karara dönüştürüyor. 

Almanya’daki soruşturma ve yargılamalarda sanığın ‘hakları’na riayet edilmesi, savunma hakkının açık engellenmemesi gibi iyi yanlar elbette ki var. Ama bunun yargılanan bireyin kaderine olumlu bir katkısı yok. Yargılanan bireyin aleyhine hüküm verilmesi zaten bu maddenin ve işleyişinin yapısında vardır. Yasal ve izinli bir etkinliği, ‘terör örgütü üyesi’ olma iddiasıyla yargı konusu yapan politik/hukuki zihniyet, Almanya’da izinli bir gösteriyi, stand açmayı vs kapsarken, Türkiye’de gazetecinin bir haberini veya hukuki bir toplantıyı içermektedir. Aradaki mesafe zannedildiğinden daha kısadır. Sadece Almanya’nın hukuk devleti olduğuna dair yerleşik bakış bu yakın mesafeyi görmeyi engellemektedir.   

Demokratik siyaseti gizli yazışmalarla düzenleme

Almaya İçişleri Bakanlığı, yakın zamanda kendi birimlerine gönderdiği bir gizli yazışma ile içinde PYD, YPG, YPJ bayrakları da bulunan pek çok sembolü yasaklama kararı aldı. Aslında resmen faaliyetleri yasaklanmamış olan bu politik hareketler, kendi sembolleri PKK tarafından kullanıldığı gerekçesiyle yasaklanıyorlar. Özünde yasak değil ama ‘kötüler’ onu kullandığı için yasak. Katmerli bir yasak yani. Kürt halkının ve kurumlarının organize ettiği her etkinliği PKK faaliyeti olarak değerlendiren bu ucube zihniyet, DAİŞ’e karşı tarihin en görkemli direnişine destek sırasında kullanılan sembolleri de sırf onu kullananlardan hareketle yasak kapsamına alıyor. Ve bu tamamen siyasi mekanizmanın tasarrufuyla gerçekleşiyor.

Öcalan posterleri 

Yasak semboller kapsamında en fazla tartışma konusu yapılan ise Sayın Öcalan’ın posterleri olmaktadır. Öcalan, Almanya’nın da içinde yer aldığı küresel Batı’nın bir esiri olarak İmralı’da tutulmaktadır. Ve onu pratik olarak rehine tutan Türkiye devleti, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 3. ve 6. maddelerinden mahkum edilmiştir. Yani Avrupa yargısı Öcalan’ın izolasyon işkencesine maruz kaldığını ayrıca adil yargılanmadığını karar altına almıştır. Adil olmayan bir yargılama sonrasında, 18 yıldır hapiste tutulan birinin özgürlüğünü istemek kadar insani, haklı ve meşru bir şey olabilir mi? “Free Öcalan” demek AİHM’in de verdiği kararın doğal bir sonucu değil mi? Bu nedenle, Türkiye’nin baskısı üzerine Öcalan’ın tüm fotoğraflarının yasaklanmasını gündeme almak Almanya gibi bir ülkede bile zor görünüyor. 

İptal davası açılamıyor 

Tüm bu sembollerin yasaklanmasının hukuksal zeminde garip bir hikayesi var. Yasaklanan sembolleri genişleten ve Kürtlerin tüm politik alanlarını yasağın zemini yapan idari düzenleme, bir gizli iç yazışma olarak yürürlüğe sokulmuş durumda. Pratikte demokratik siyaseti düzenliyor ama kamuya açık bir genelge olmadığı için iptal davası açılamıyor. Sadece bu genelgenin kullanıldığı eylemler için, yani pratik bir yasaklama karşısından dava açılabiliyor. Yani bu yasaklamalara karşı dava açmak için önce bir eylem düzenleyip bu yasaklı sembolleri kullanmak gerekiyor, bunun üzerine polis müdahale edecek, hakkınızda tutanak tutacak sonra siz de buna karşı dava açabileceksiniz! 

Bu yazının ana konusu Almanya ve Türkiye’yi karşılaştırmak değildir elbette. Buna gerek de yok. Ancak Kürtler söz konusu olduğunda Almanya hükümetlerinin ne kadar saçma, hukuk dışı ve anti-demokratik bir pozisyon aldıklarını bu örnekler üzerinden görmek mümkün. Teknik olarak Erdoğan gibi yargıyı baskı altına almadan, yargıçları olmayan düğmelerini iliklemeye itmeden veya iktidar karşısında eğik hale getirmeden de yargıyı bazı konularda anti-demokratik kararlar üreten bir noktaya getirmek mümkündür. Almanya’nın kabaca bahsettiğim hukuksal/idari yönelimlerine bu açından bakmakta yarar vardır. 

Erdoğan’a sığınan bir Kürt siyaseti

16 Eylül’de yapılan geleneksel Kürt Kültür Festivalinde, Alman makamlarının saçmalık düzeyinde baskılarına maruz kalındı. İdari/hukuki kararların yaşamda etkisini çok iyi ifade eden bir durumdu bu. Binlerce insanın, yaşlının, çocuğun gün boyu suya, ekmeğe erişiminin bile engellendiği bir fotoğraf, sanırım Alman hükümeti açısından da bir başarı öyküsü olmasa gerek. Şiddetin, yönelimin, akıl dışı politik baskının geldiği uç bir nokta oldu. Bir de hukukun/yönetim aygıtının, insani ve etik olandan ne kadar uzaklaştığını, ne kadar teknikleştiğini, bürokratikleştiğini de bir kez daha gözler önüne sermiştir. 

Burada iki nokta üzerinde durmakta yarar var. Birincisi, idari mekanizma festivale yönelik yasaklamaları uygularken, baştan itibaren özellikle Türk cenahından gelebilecek baskıları da yanına alacak bir niyet ve tarzda hareket etmiştir. Olan biten her şey anında Türk basınına ve onun üzerinden yönetimin bilgisine sunularak anında tepki vermelerine yol açılmıştır. İkinci olarak da bu baskıların gölgesinde absürt yasaklamalarını uygulamak zorunda olduklarını yansıtmışlardır. 

Nihayetinde basına da yansıdığı gibi, İçişleri Bakanlığı’nın bir yetkilisi yasaklamaların daha da derinleştirileceğinin sinyalini vermiştir. Almanya hükümeti, rehine politikası uyguladığını iddia ettiği Erdoğan’ı aynı zamanda Kürt aleyhtarı tutumunun da gerekçesi haline getirmiştir. Kürt halkına karşı daha da derinleştirmek istediği baskılarını, Erdoğan rejimini arkasına alarak hayata geçirmeyi denemektedir.  

Kürt siyasetini yasağa hapsetmek 

Ortadoğu’da koşullar, dengeler değişiyor. Geleneksel siyaset etkisini önemli ölçüde yitiriyor. Yeni bir siyaset yapma tarzı da çağa, sürece giriş yapmış durumda. Ne Türkiye’de ne de başka bir mekanda, geleneksel Kürt siyasetini sürdürme olanağı bulunmamaktadır. Almanya ve Türkiye arasındaki en büyük ortaklık, en önemli benzerlik her iki devletin de kendi geleneksel Kürt siyasetlerini değiştirmemekteki ısrarıdır. Almanya, Kürt siyasetini ‘PKK yasağı’na hapsederek, tüm eleştirilerine karşı Türkiye’nin çok uzağına düşmeyen uygulamalara da ev sahipliği yapıyor. Bu nedenle sadece Kürtler açısından değil tüm demokrat kesimler için de ‘yasak’, Almanya’nın demokratikliğiyle ilgili temel bir problem olarak görülmek ve karşı tavır alınmak zorundadır. 

Geleneksel Avrupa siyaseti çatladı

Belçika İstinaf Mahkemesi’nin 14 Eylül günü verdiği karar, geleneksel Avrupa siyasetinin artık çatladığının işareti olarak görülmelidir. ‘PKK yasağı’nın, ‘terörizm’ söyleminin merkezinde olduğu bir Avrupa siyaseti ömrünü tamamlamış durumdadır. Gerisi sadece zaman ve mücadele sorunudur. Kürtlerin özgürlük mücadelesini terörizm konsepti içinde değerlendirenlerin tüm baskıcı sistemler ve oluşumların destekçisi olarak anılacağı bir konjonktürdeyiz artık. 


Çeyrek asırlık YASAK

Türkiye’de kirli savaşın alabildiğince kanlı geçtiği, her gün neredeyse bir kaç köyün boşaltıldığı, kanlı cinayetlerin işlendiği zamanlardı. Tam da bu süreçte, dönemin Federal İçişleri Bakanı Manfred Kanther, 26 Kasım 1993’te PKK’nin bütün faaliyetlerinin yasaklandığını açıkladı. Kürt hareketine ait bayrak ve sembollerin kullanılması suç haline getirildi. Yasağa uymayan yüzlerce kişiye hapis ve para cezaları verildi. Yasak PKK ile sınırlı kalmayıp, Kürt derneklerine, kurumlarına kadar uzandı. 
Mezopotamya Haber Ajansı’nın kapısına kilit vuruldu, Özgür Politika Gazetesi yüzlerce polis tarafından basılarak yasaklandı. Almanya’nın bu yasak kararı daha sonra diğer AB ülkeleri tarafından olduğu gibi üstlenildi. Nazi rejiminden sonra ilk kez bir siyasetçiye akıl almaz bir cezayı yine Alman mahkemeleri verdi. Kürt siyasetçi Muzaffer Ayata’ya yazı yazma yasağı getirildi. 
PKK’nin yasaklanması Almanya’nın “iç güvenliği”yle ilgili bir karar değildi. Çünkü Almanya ve diğer Avrupa ülkelerinde yapılan eylemlerin tümünde hedef Türk devletiydi. Alman kurumlarına ve güvenlik birimlerine yönelik herhangi bir eylem yapılmadığı halde alınan bu karar elbette, Almanya’nın siyasi ve ekonomik olarak yakın ilişkiler içinde olduğu Türkiye’nin bir isteğiydi.
PKK yasaklandığında Türk basını sevincini ‘Danke, Herr Kohl’ manşetleriyle yansıtmıştı. Hukuki hiçbir dayanağı olmayan bu karar önümüzdeki Kasım ayında 25. yılına girecek. Artık çeyrek asıra gelip dayanmış olan bu anlamsız, Kürtleri kriminalize eden yasaktan vazgeçilmesi gerekiyor.

* Uluslararası Hukuk ve Demokrasi Derneği (MAF-DAD) Yönetim Kurulu Üyesi