‘Terör’ ve ‘terörizm’ sözcüklerinin birbirinin yerine kullanılması yaygınca rastladığımız galat-ı meşhurlardan biridir. Gerçekte terör ve terörizm sözcükleri hukukta da politik literatürde de birbirinden farklı anlamlara sahiptir. Hukukta tek başına bir eylem olarak terör, bir doktrin olarak değil bir eylem tarzı olarak tanımlanır. Örneğin bir toplumsal olayda faile yönelik bir linç eylemi terör eylemi olarak tanımlansa da, eylem doktrin halinde savunulmadığı için terörizm kavramı içerisinden yer almaz.
1789 Fransız Devrimi’nin Robespierre’in “baskı, haksız tutuklama ve keyfi özel vergilerle yürüttüğü” yönetim döneminden (1793 - 1794) sonra, “bir iktidar tarafından, belirli bir siyasi düzeni korumak için, halka uygulanan baskı”yı tanımlamak için bu sistem, ‘terör sistemi’ veya ‘terör rejimi’ olarak adlandırılmıştır. Terörizm ise bu eylem tarzını bir yönetim modeli olarak temel alan politik anlayışları tanımlar. Tarihsel gelişmelerle farklılaşarak günümüze ulaşan terörizm kavramı bugün “insan gruplarını bir anda dehşete düşürme stratejisinden ibaret olan terör eylemlerinin belirli bir plan dahilinde, sistematik olarak uygulanmasını ve dolayısıyla terör eylemlerinin bütününü” kapsayan bir kavramdır.
Tanım olarak terörizm sözcüğünde terör eyleminin doktriniyle temellendirilmesi; bu eylemi gerçekleştirmek amacıyla örgütlenmesi; eylemin amaçlı olarak sürekliliği gibi faktörleri içerir.
***
Evrensel insan hakları bildirgelerinin tamamı dil, din, inanç, vicdan özgürlükleri, yaşam hakkı gibi bireylerin hak ve özgürlükleri konusunda duyarlıdır. Toplumlar ise kendi dilini kullanmak, kendi inançlarını özgürce gerçekleştirebilmek, hiçbir ayrımcılığa tabi tutulmamak gibi haklara sahiptir. “Halkların kendi geleceğini belirleme hakkı, bağımsızlık hakkı” bütün bildirgelerde dokunulmazlığını korur. Bu hakların ihlali halinde ise ister bireysel isterse toplumsal olarak adlandırılsın, saldırıya uğrayana öz savunma (meşru müdafaa) hakkı tanınır. Bu nedenle Frantz Fanon gibi düşünürler bu hukuk vicdanı içerisinden bakarak “halkların var olma – yok olma durumuyla yüz yüze olduğu bir konumda, kendini savunma amaçlı şiddet kullanma hakkını” kayıtsız şartsız meşru görmektedir.
1990’da 43 devlet tarafından imzalanan Paris Şartı dünyanın yaşamakta olduğu büyük toplumsal değişimleri vurgulayarak başladığı analizin sonunu, bu nedenle “Avrupa’da da yeni bir demokrasi, barış ve birlik çağı”nın açılması gerektiğini saptamasına ulaştırır: “Zamanımız, halklarımızın onlarca yıldır yüreklerinde besledikleri umut ve beklentileri gerçekleştirme zamanıdır. Bunlar, insan hakları ve temel özgürlüklere dayalı demokrasiye sarsılmaz bir bağlılık, ekonomik serbesti ve toplumsal adalet yolundan elde edilecek refah ile tüm ülkelerimiz için eşit güvenliktir.” Bu amaca yönelik beklenen yapılan önerilerin başında “farklılıkların korunması ve yaşatılması için geliştirilecek kurum ve mekanizmalar” yer alır.
***
Sorunu Kürtlerin yakın tarihiyle, yani Kürt halkının iradesi dışında Kürdistan topraklarının emperyalistler ve Osmanlı zoruyla dört parçaya bölünerek parçalanması; her bir parçada sömürgecilerin Kürt halkının varlığını inkar eden siyaset uygulamaları; Türkiye’de Cumhuriyet döneminde Kuzey Kürdistan halkına yönelik gerçekleştirilen onlarca katliam; Irak’ta Güney Kürdistan üzerinde Halepçe; İran’da darağaçlarıyla sonuçlanan Mahabbat hatırlanırsa PKK’nin varoluş nedeni ve bu nedene bağlı olarak baştan bugüne sürdürdüğü öz savunmanın haklılığı daha iyi anlaşılabilir.
Uluslararası hukuk açısından “PKK bir terör örgütü değildir.”
Çünkü o “halkı yıldırmak, korkutmak, sindirmek amacıyla şiddete başvuran” bir örgüt değildir. Tersine sömürgeci devletlerin zulümlerine karşı Kürt halkının özgürlüğünü savunan; sömürgeci devlet güçlerinin halka yönelik sürdürdüğü şiddetin önüne öz savunma hakkını kullanarak çıkan; “Kürt halkının sömürgeciler tarafından doğrudan şiddet ya da asimilasyon yöntemleriyle yok edilme riskini” ona karşı direnerek ortadan kaldıran bir özgürleştirme gücüdür.
Bütün bu nedenlerden dolayı, Almanya’da bir eylemi gerekçe gösterilerek PKK örgütlenmesine yönelik yasak konulması, sadece özgürlükçü insanlığın vicdanlarını rahatsız etmekle kalmayıp, aynı zamanda insanlığın bedeller ödeyerek geliştirdiği evrensel insan hakları kazanımlarını da geriye çekmektir.
Bu yanlıştan derhal çıkmak gerekir. Başta Almanya’da olmak üzere bu yasağın sürdürüldüğü her ülkede PKK yasağının kaldırılarak evrensel hukuku daha fazla gülünç duruma düşmekten kurtarmak vicdanın, ahlakın, hukukun ve gerçekliğin önümüze koyduğu bir zorunluluktur.