
PKK yasağının tarihçesi, aynen Kürt halkının tarihsel olarak yaşadığı siyasi ve kültürel zulüm ve bunun arkaplanındaki soykırım gibidir.
“Eğer eylem yapmak istiyorlarsa gitsinler kendi ülkelerinde yapsınlar. Neden bizim karayollarımızı kapatıyorlar?” ya da “Bizim bu sorunla ne alakamız var?” Bu gibi cümleler, daha Kasım 1993 öncesi ve sonrası yumuşak söylemlerdi.
Bunların siyasi nedenlerini anlamak için önce kısa bir tarihsel bakış gerekli. Türkiye’nin kuruluşundan beri “Kürt sorunu” olarak tanımlanan sorun çözümsüz kalmıştır. “Kürdistan” 1. Dünya Savaşı‘ndan sonra savaşı kazanan güçler tarafından parçalandı. Halklara yönelik “Türkleştirme” de cumhuriyetin kuruluşu ile başladı. 1924 baharı ile birlikte tüm Kürt dili, kurumları, okulları, örgütlenmeleri, dini kurumları ve basını yasaklanarak artık Kürtler “Dağ Türkleri” olarak tanımlandı.
Bunu kabul etmeyenler, cezalandırılmayı göze almıştır. Kürdistan, savaş alanına çevirilmiştir. Buna rağmen Kürt halkı, devletin inkar ve imha baskılarına isyan etmiştir. Kemalistler ise gerçekleştirdikleri katliamlarla “Kürt sorununu” kökünden hallettiklerini sanmışlardı.
Türkiye, 1952’de NATO’ya üye oldu. Birkaç yıl sonra ABD, Ortadoğu ve Sovyetler Birliği’ne karşı siper olması ve kendi çıkarlarını korumak için Kürt topraklarında ilk askeri üslerini yaptı. İsyanlara karşı ilk kontrgerilla birimleri ve özel timler, CIA rehberliği altında kurulmuştur. Böylece Türkiye’nin bölgedeki rolü tayin edildi. Bugüne kadar Kürtler, bunu en dramatik biçimde yaşamıştır.
1960’larda Türkiye’nin Almanya ile işçi anlaşması çercevesinde birçok Türk ve Kürt işçi Almanya’ya gelerek aşağılayıcı koşullar altında çalıştı. Özelikle ABD ve NATO tarafından desteklenen 1980 askeri darbesinden sonra ise Türkiye’den insanlar, siyasi nedenlerle ülkelerini terk ederek Almanya veya Avrupa ülkelerine sığındılar. Bu askeri rejime Almanya da destek vermekteydi. Türkiye’nin askeri yapısını güçlendirmek için isyanlara karşı askeri operasyonların sürdürülmesi için birçok silah şirketi, askeri malzemeler gönderdi. GSG 9 “korunmasına” yardımcı olduğu gibi özel timler için de eğitim verdi. En korkunç gruplardan biri, “Kara Böcek” olarak adlandırılmıştı. Türk askeri de basına şöyle açıklamalar yapıyordu: “Türkiye’de silah şirketlerinden bahsediliyorsa bunu Alman devletine borçludur. Fritz Werner, Heckler, Koch, Rheinmetall, MBB und Diehl bizim için mekanik ve kimyasal sanayide bilinen isimlerdir.”
Kürt mücadelesi terörize edildi
Kürt halkına karşı inkar ve imha politikası, 1980 darbesinden önce de vardı. Kürtler devletin baskılarını kabul etmedi, sürekli isyan etti. PKK’nin kuruluşu da bu isyan halinin bir sonucu. 27 Kasım 1978’de PKK’yi kuran Abdullah Öcalan ve bir grup arkadaşı, 15 Ağustos 1984’te Eruh ve Şemdinli’de ilk silahlı eylemlerini gerçekleştirdi. Bu direnişi kısa zamanda bastıracağını düşünen Türk devleti yanıldı. Direniş Kürt toplumundan destek gördü, Türkiye ve Avrupa’daki Kürtlerin sempatisini kazandı. Bu gelişme karşısında NATO devletleri Avrupa’da Kürt Özgürlük Hareketi’ne karşı kampanyalar geliştirmek zorunda kaldı. Antipropagandaların bir devamı olarak 1986’da İsveç Başbakanı Olof Palme’nin PKK tarafından öldürüldüğü iddia edildi. Yine Hamburg’da Türk Konsolosluğu’na yönelik saldırıyı PKK’nin düzenlediği belirtilse de sonrasında saldırının MİT eliyle yapıldığı ortaya çıktı. MİT teşkilatı ve Alman istihbaratı BND ortak çalıştı. Bu arada, 1978 yılında MİT’in enformasyon ve dokümantasyon sistemi kuruldu. Almanya, uluslararası terörizmle mücadele kisvesi altında Türkiye ile yakın işbirliğine gitti. Bununla birlikte PKK, “iç güvenlik” tehlikesi olarak kabul edildi. 1987’den itibaren PKK’ye karşı soruşturmalar başlatıldı. Bu tarihten itibaren “yabancı terör örgütleri” adı altında izlendi. “Katalog suçlar” adı altında 129-a’ya göre takip edildi ve Almanya’nın dış politıkasına zarar veren bir yapı olarak ele alındı.
Bu anlaşmayla birlikte Kürtlere ait ev ve derneklerde aramalar yapıldı, etkinliklere yasaklar getirilerek ajanlaştırma faaliyetine ağırlık verildi. İstihbarat teşkilatları bu çalışmalar ekseninde aradıkları şahsiyetleri de bulmuşlardı. Örgütten firar edenlerin ifadeleriyle kısa sürede sürgünde olan 20’ye yakın siyasetçi tutuklandı. Düsseldorf Yüksek Eyalet Mahkemesi Başsavcısı, 1989’daki bu davayı en büyük “terörist” davası olarak tanımladı, “Alman hukuku tarih yazdı“ dedi. Düsseldorf davası için özel hücreler yapılarak toplam 8,5 milyon Alman Markı harcandı. Sanıklar, “Kürt kafesi” olarak tanımladıkları kalın cam ve karanlık bölmeler içine konularak avukatlarından ayrı oturtuldu. Avukatları bunun Türkiye’deki askeri mahkemeleri hatırlattığına dikkat çekti.
Ana dava, 1994 Mart ayında sona erdi. 20 dava sanığından 4 kişi ceza aldı, 2’si gözaltına altına alınma sürecinden dolayı duruşma sonunda serbest bırakıldı, 2’si ise ifadeler sonucunda uzun cezaya tabi tutuldu.
Almanya ve Türkiye
PKK’ye karşı birleşti
Kürdistan’daki savaş 1990’larda şiddetlendi. Devletin imha politikasının bir sonucu olarak binlerce köy yakıldı, on binlerce kişi zorunlu göçe tabi tutuldu. Binlerce Kürt, faili meçhul cinayetlerde katledildi, gözaltında kaybedildi. Türk devletinin katliamlarına karşı 1993’te Bonn’da 100 bin kişi sokaklarda eylem yaptı. Bu katliamlara karşı Avrupa’nın sessizliği de kınandı, Almanya’da çok sayıda yürüyüş ve gösteri düzenlendi. Türk tesisleri ve iş yerlerine yönelik eylemler de yapıldı. O dönemin İçişleri Bakanı ve aynı zamanda Federal İstihbarat Servisi Şefi olan Klaus Kinkel, bu olaylarla birlikte PKK’nin yasaklanmasını talep etti. Türkiye Başbakanı Tansu Çiller de Helmut Kohl döneminde Almanya’nın derhal PKK’ye karşı tavır alması ve Türk devletiyle işbirliği yapmasını istemişti.
Aynı yıl PKK, ilk tek taraflı ateşkesini ilan etti. PKK Lideri Abdullah Öcalan, Kürt devleti talebinden ziyade Türkiye sınırları içinde bir çözümün geliştirilebileceğini belirtmesine rağmen Almanya, PKK’ye yönelik tavrını değiştirmeden sürdürdü. İçişleri Bakanı Manfred Kanther, 1993 yılında PKK’nin kuruluş yıldönümü olan 27 Kasım’da PKK’ye yönelik faaliyet yasağını yürürlüğe koydu. PKK’nin o dönemdeki Avrupa örgütü olan ERNK’nin faaliyetleri, diğer Avrupa ülkelerinde olduğu gibi Almanya’da da yasaklandı. Kürt örgütlenmeleri, dernekleri, bilgilendirme büroları, yayın organları, haber merkezleri ile tüm semboller, PKK yasağına tabi kılındı. Türkiye basınından Hürriyet gazetesi, “Teşekkürler sayın Kohl” manşetiyle Almanya’nın Türk devletiyle işbirliğini kutladı.
Kriminalizasyon sistematikleştirildi
Bu yasakla birlikte “terör Kürt’ü” de yaratıldı. Almanya’da Kürtlere karşı görülmemiş kriminalizasyon ve cezalandırma politikası başlatıldı. Binlerce yürüyüş, miting ve hatta düğün yasaklandı, Kürtler gözaltına alındı, fişlendi. Derneklere, evlere baskınlar günlük olarak uygulandı. Federal savcı, PKK içinde “terör grupları” adı altında yeni hukuki çerçeve inşa ederek birçok kişiye 129a maddesi çerçevesinde davalar açtı, ağır hapis cezalarıyla mahkum etti. Siyaset, yargı ve medya da devreye konuldu; Kürtlere karşı tepki oluşturulması amacıyla yayınlar yapıldı.
Alman hükümeti adına 1996’da Abdullah Öcalan ile bir görüşme yapıldı. Almana’daki gerilimin tırmandırılmaması ve buradaki Kürtlerin yaşadığı sorunlara çözüm bulunması gerektiği dile getirildi. Bu görüşme ardından Kürtler, Almanya yasaları çerçevesinde hareket edeceklerini ortaya koydu. Görüşmenin sonucu olarak 1997’den sonra Kürt siyasetçileri artık 129a maddesi yerine “sadece” bir “suçlu” dernek üyesi olarak kabul edilerek 129. madde çerçevesinde yargılandılar.
Ama yasak kaldı ve pratikte yürütülen kriminalizasyon yaklaşımı sona ermedi. Bu, Öcalan’ın esaretinde de kendisini gösterdi; Öcalan’ın yaptığı siyasi iltica talebini hiçbir Avrupa ülkesi kabul etmedi ve bunun sonucunda 15 Şubat 1999’da Kenya’dan kaçırılarak Türkiye’ye teslim edildi.
Kriminalizasyon artık belli bir sisteme kavuşturulmuştu. 11 Eylül 2001 olaylarından sonra bir darbe daha vurularak hız kazandırıldı. Federal Parlamento’da 17 anti-terör yasası (Schily Paketi) olarak bilinen karar alındı. Yıllarca bakanlığın çekmecelerinde olan düzenlemeler böylelikle gün yüzüne kavuşturuldu. Bununla birlikte 2002’den itibaren 129b yasası yürürlüğe girerek var olan maddelere “yurtdışında terörist bir örgüte üyelik ve destek” de eklendi. Amaç, sistematik olarak oturum hakkını ve iltica yasalarını da kısıtlayarak PKK’yi tümden etkisizleştirmekti.
Tasfiye konsepti devreye konuldu
Öcalan’ın esareti ardından Türkiye ve diğer Avrupa ülkeleri o dönem PKK’nin içte yaşadığı tasfiye sürecinden medet umdu. Kürt hareketini tümden imha edeceklerinin beklentisiyle harekete geçtiler. Ama bu taktik yaklaşımları sonuç alamadı. 2002’de Kürt hareketi, kendisini örgütsel ve politik açıdan yeniden yapılandırdı. PKK, KADEK ardından KKK, KONGRA-GEL ve KCK oluşumları ile kendisini reorganize etti. Bu dönüşüm ekseninde tek taraflı ateşkesler gelişti. Bu, Kürt sorununun barışçıl ve demokratik çözümü için yeni kapılar araladı. Ama 2007’de ABD, yani NATO’nun “uluslar arası teröre karşı” ittifakını güçlendirme politikasıyla Almanya ve Türkiye’yi de içine alarak karşılıklı bilgilendirme ve eğitimler geliştirildi, ülkeler nezdinde koordinasyon grupları oluşturuldu. Hedefte PKK ile Türk sol grupları ve örgütleri vardı. Kürt hareketine karşı o güne kadar girişimde bulunmayan Fransa, İngiltere, Belçika ve İtalya hükümetleri de artık kriminalizasyona dahil oldu. Resmi bürolara ve ROJ TV stüdyolarına baskınlar düzenlendi, çalışanlar ve siyasetçiler gözaltına alındı.
129. maddenin b bendi uyarınca bir örgütün terörist olarak tanımlanması noktasında karar veren tek kurum bakanlıktır. Bu yasayla 2011, 2013 ve 2014’te 5 Kürt siyasetçi, uzun cezalara çarptırıldı. Avukatların hiçbir temyiz başvurusu Anayasa Mahkemesi tarafından kabul edilmedi. Bu tutumları, ağır bir darbe olarak da ele alınabilir. Ancak Avrupa Adalet Mahkemesi’nde bir itiraz mümkün olacaktır.
Bavyera ve Baden-Württemberg başta olmak üzere, İkamet Yasası’nın 54 maddesine dayalı olarak da Kürt siyasetçiler tehdit edilmektedir. Bundan dolayı mağdur olanlar, yürüyüş ve etkinliklere katılmaları nedeniyle suçlanıyorlar. Anayasa Koruma Teşkilatı, takip ve gözlemlerine zemin oluşturmak çabası ile bunu yıllardır sürdürüyor. İfade edilen politik eylemler “terör”, Kürtler de “tehlikeli” ve iç güvenliği zedeleyen unsurlar olarak tanımlanıyor. Kürtlerin eylem ve etkinlikleri Almanya-Türkiye ilişkileri ve kardeşliğe karşıt eylemler olarak ele alınmakta, bazı kişilerin bu gerekçeyle oturumlarına dahi el koyulmaktadır.
Kriminalizasyona ilişkin keyfi uygulamaların örnekleri bir hayli fazla. 21 yıl içinde bu liste oldukça uzadı. Daha önce de devreye konulan ajanlaştırma faaliyetleri, bugün özellikle gençleri hedefliyor. Bu yöntemle gençler, siyasi ortamdan uzaklaştırılmak isteniyor. Okulda, üniversitede, iş yerlerinde, yürüyüşe giderken veya Kürt derneklerinde gençler fişleniyor. Anayasayı Koruma Teşkilatı çalışanları (kendilerini İçişleri Bakanlığı çalışanı olarak tanıtarak) 18 yaşında olmayanların ailelerini ziyaret ederek çocuklarının hangi çevrelerle birlikte olduğuna dair “uyarı”(!) yapıyor. Bu konuda Hamza Polat, en bariz örnektir. Hamza Polat, Alman ve Türk istihbaratlarının ajanlaştırma dayatmasını 2000’de Berlin Reichstag’ın önünde kendisini yakarak protesto etmiştir. Yine Ronahi ve Berivan, Kürtlere yönelik baskılar ve Mannheim’deki kriminalizasyona karşı 21 Mart 1994’te bedenlerini ateşe verdi. Halim Dener’in 30 Haziran 1994’te pankart asarken Alman polisi tarafından kurşunlanarak öldürülmesi, 1995’te PKK’li tutsakların başlattığı açlık grevine destek amacıyla başlatılan açlık grevinde Gülnaz Baghstani’nin şehit düşmesi ve tabii ki Sakine Cansız, Fidan Doğan ve Leyla Șaylemez’in 9 Ocak 2013’te Paris’te katledilmesi… Hepsini bu kriminalizasyonun sonuçları olarak konuşmak mümkün.
Ne yapılmalı?
PKK ve Kürtlere karşı 21 yıldır sürdürülen bu yasak, birçok zihinde negatif gelişmelere yol açtı. Kürtler cephesinde bugün yaşanan olumlu gelişmeler, Alman siyasetinin bu yasaklarının kaldırılmasına yönelik beklentileri arttırıyor. Kürt hareketinin barışçıl politikaları ve siyasi çözüm yönündeki ısrarı her geçen gün daha çok netleşse de Alman devletinde PKK yasağının kaldırılması yönünde bir değişimi yaratmış değil. Türkiye ile ilişkileri ve Türkiye’nin NATO üyesi olmasından kaynaklı Almanya ve diğer ülkeler, bu yasakları sürdürüyor. Türkiye’nin DAİŞ’e verdiği destek ve bu konudaki kirli politikası bilinse de kendi politik çıkarları öncelikli. Patriot füzelerinin Türkiye’ye yerleştirilmesinde Alman askerlerinin görev alması, Türkiye’nin NATO üssü olarak kullanılması bunun bir sonucu. Almanya peşmerge güçlerine silah yardımında bulunsa da, DAİŞ’e karşı en büyük direnişi gerçekleştiren YPG ve YPJ güçlerine silah yardımını ret etti. PKK ve savunma güçleri halen “terörist” olarak tanımlanıyor. Yine Kürt hareketi ve Türk devleti arasında “çözüm süreci” çerçevesinde başlatılan görüşmelere rağmen Almanya, PKK’ye karşıt pozisyonunda ısrar ediyor.
Almanya’nın bu tavrını değiştirmesi tarihsel bir sorumluluk. Bu konuda artık somut adım atması gerekiyor. Alman devletinin tutumu ne olursa olsun “aktif” çalışmalarımıza her düzeyde devam edeceğimiz biliniyor. Bu emeklerimizin bir gün Almanya ve dünya ülkeleri nezdinde gerçek karşılığını bulması umuduyla…
Av. Monika MORRES / Azadî Hukuk Bürosu üyesi