Türk Devleti’nin Kürt halkına karşı, nasıl bir stratejik yönelim içinde olduğunu kavrayabilmek için Paris katliamının –Küresel destekli-arka planını iyi görmek gerekiyor. Aynı zaman da İmralı’da başlayan görüşme sürecinin nasıl sonuçlanabileceği konusunda önemli ipuçları sunmaktadır.
Küresel güçler; Ortadoğu’ya yönelik projeleri hayata geçirebilmek için bölgesel güç dengelerini kendi lehine çevirmek amacıyla ittifaklarını yeniliyorlar. Kürdistan yenilenen bu ittifakların ve lokal bölgesel savaşların merkez üssü konumundadır.
Küresel güçlerin Ortadoğu’ya her türlü askeri ve siyasi yönelimleri, Kürt halkının tarihi geçmişe sahip mücadele dinamikleriyle buluşunca Kürdistan’ın statü ihtiyacı ertelenemez şekilde açığa çıkıyor. Bu durum küresel projelerin hayata geçebilmesi anlamında yararlanılabilinir önemli bir araç olarak hesaplanıyor. Küresel güçler Irak’a müdahale ettiği süreçte Güney Kürdistan’ın statü sorunu otomatikman gündemleşti. Ancak söz konusu güçler bu sorunu aşmada fazla zorlanmadılar.
Kürdistan’ın siyasal statüye kavuşmasının önünde teorik anlamda engel doğrudan bölgesel sömürgeci güçlerdir. Bunlardan İran, Irak’a yönelik müdahale sonrasında Şiiler üzerinden sağlayabileceği inisiyatif beklentisiyle, hem müdahaleye hem de sonrasında oluşan Federe Kürdistan’a doğrudan karşı çıkma gereği duymadı.
Türkiye ise Kürdistan fobisi yüzünden zaten müdahale sürecine dahil olup olmama konusunda son derece ikircikli bir tavır sergiledi, neticede sürecin dışında kaldı ya da bırakıldı. PKK’ye karşı verdiği savaşta uluslararası güçlerin kendisine verecekleri kapsamlı destek beklentisinden dolayı Güney Kürdistan’da pratikleşen statüye karşı sessiz bırakıldı, dahası PKK’ye karşı Güney Kürdistan güçlerinin kendilerine yakın durma posizyonundan dolayı giderek yakın işbirliğine giriştiler.
Güney Kürdistan’da mevzilenmiş politik güçlerin ideolojik olarak ABD’nin liderlik etiği küresel güçler için uzun vadede tehlike olarak görülmemiş olması da bir başka önemli faktörü oluşturmaktaydı.
Küresel Projelerin ikinci ayağı olarak öngörülen, Suriye’ye müdahale işi farklı yöntemlerle doğrudan Türkiye üzerinden yürütülmek üzere AKP rejimine ihale edildi.
Müdahalenin sıcak çatışmalara başlamasıyla birlikte Batı Kürdistan’ın siyasal statü ihtiyacı büyük çelişki yumağı halinde ortaya çıktı ve başta AKP olmak üzere esasen Küresel güçlerin de ayağına dolanmaya başlandı,
Batı Kürdistan’da askeri ve siyasi olarak mevzilenen PYD’nin, PKK ile aynı ideolojik çizgi ve politik parametreler üzerinden örgütlenmiş olması; Küresel güçler bakımından uzun vadede ideolojik tehdit olarak değerlendiriliyor. Buna, PKK’nin AKP rejimi ile doğrudan savaş halinde olması da eklenince askeri ve politik olarak büyük risk oluşturuyor. Ortadoğu’yu yeniden paylaşım projelerinde Kürt siyasal dinamiği kolaylaştırıcı bir faktör olarak hesaplanmasına rağmen, PKK’nin Kürdistan üzerinde belirleyici temel güç durumunda olması, Emperyal dünya güçleri lehinde oluşturulan, bölgesel ittifaklarda zorlaştırıcı bir etken haline dönüştürüyor.
Küresel güçler bu zorluğu Batı Kürdistan’ı doğrudan Güney Kürdistan güçlerinin kontrolüne sokmaya çalışarak aşmayı denediler. Bunun için PYD’nin gücünün sınırlanabilmesi gerekiyordu. Fakat PYD’nin Batı Kürdistan’ı askeri ve siyasi olarak kontrol edebilen köklü toplumsal desteğe sahip olduğu kısa sürede görüldü. Özellikle Serêkaniyê’de YPG’nin askeri kapasitesinin sınanması bakımından saldırılara karşı ortaya koyduğu dirençle hesap dışı bırakılamayacak bir güç olduğunu ilgili bütün taraflara kanıtladı. Ortadoğu projelerini bu denli tehlikeye atabilen PKK’ye karşı Küresel güçlerin kapsamlı yönelimler içinde olacakları açıktır. Beşir Atalay’ın ‘entegre strateji’ diye tanımladığı konsept bu yönelimlerin ana halkasını oluşturuyor.
Türk devletine verdikleri her türlü destekle klasik askeri yöntemlerle PKK’yi etkisiz kılamayacaklarını tarihi tecrübelerle anlayan karşı güçler, bu kez PKK’nin dayandığı Kürt siyasal dinamiğini doğrudan imha etmektense, kendi projelerinde kullanılabilinir bir faktör haline getirmeyi amaçlıyorlar. Bunun için PKK’nin ideolojik dinamiğinden koparılması gerekiyor. Böylece PKK kendisi için belirlenmiş sınırlar içine çekilerek etkisizleştirilmiş olacak, böylece istedikleri çözümü kabul ettirerek ayak bağı olmaktan çıkmış olacak. Esasen küresel güçlerin askeri-politik karargahlarında hazırlanan bu planların operasyonel boyutu ise özel yetiştirilmiş Türk özel kuvvetlerin yanında uluslararası gladio’ya ihale edildiği anlaşılıyor.
PKK’nin 50 üst düzey yöneticisinin ölüm listesinin ortalığa saçılması esasen bu planların ürünüdür. Dikkat edilirse adı geçen yöneticiler aynı zamanda PKK’nin ideolojik omurgasıdır.
Özel olarak da İmralı’da başlayan sürece denk gelmiş olma boyutu ile Paris suikastı PKK ve Önderliğine karşı tehdit, şantaj ve kapsamlı baskı anlamına geliyor. Ölümü gösterip sıtmaya razı etmeyi hedefliyorlar.
Kürt tarafı, Kürt sorunun eşitlik ve özgürlük beklentisiyle İmralı görüşmelerini önemsemesine rağmen Türk devlet tarafı olarak AKP’nin sürece yaklaşımı ve beklentileri PKK’nin etkisinin kırılmasıdır. Dolayısıyla AKP’nin “çözüm” diye dayattığı PKK’nin içte ve dışta kendisine ayak bağı olmayacak şekilde kazanımlarını ve mevzilerini terk etmesidir. Bu da çözüm adına çözümsüzlüğün dayatılması anlamına geliyor. Paris katliamıyla AKP’nin yeni dönem politikaları bir kez daha netleşmiş oldu.
Sonuç olarak PKK’nin küresel destekli bu yönelimlere ve dayatmalara karşı kapsamlı bir direnişle karşılık vereceğinden hareketle söz konusu sürecin bir kez daha kanlı hesaplaşmaya doğru gittiğini söyleyebiliriz.
vakkas91@hotmail.fr
PKK’nin tasfiyesinde çok yönlü planlar