40.yılına girerken PKK’nin küçük bir gruptan çıkarak uluslar arası bir güce ve toplumsal bir harekete dönüşmesinin kronolojik tarihi de yazılıyor. Bu yazım, PKK’nin nevi şahsına münhasır birçok özelliğini de açığa çıkarıyor. 

Hiç şüphesiz, bilinmeyen sui generisleri daha zengindir ve daha çoktur. Öngörü, hissetme, sezgi, ısrar, kararlılık, cesaret ve inat gibi…

PKK’nin ilanı, küçük gruplar halinde Kürdistan’ın tüm şehir ve kasabalarına yayılması, Hilvan ve Siverek olayları, 1978-1979 yılları arasındaki MGK toplantılarının gündemini işgal ediyor; Türk ordusu da siyasi krizi bahane ederek yönetime el koymak istiyordu. 

PKK Genel Sekreteri Öcalan bu durumu görmüş; darbeden önce kadroların ülke dışına çıkma kararı almıştı. Bu karar sonucudur ki, PKK kadrolarının önemli bir bölümü Suriye ve Lübnan’a çekilmiştir.

Darbe henüz gerçekleşmemiştir. PKK Merkez Komite Üyesi ve Öcalan’ın yakın çalışma arkadaşı Cemil Bayık, Filistin kamplarının ve kadro eğitimlerinin sorumlusudur. Darbeden bir gün önce, 11 Eylül 1980 günü, Sovyetler Birliği (SSCB) Lübnan Elçiliği Cemil Bayık ile görüşme talebinde bulunur ve bu görüşme gerçekleşir. Görüşmede Türkiye’deki siyasi kriz ve gelişmeler değerlendirilmektedir. Cemil Bayık kendi değerlendirmelerini yaptıktan sonra, çok kısa bir süre içinde askeri darbe yapılacağını ve ordunun yönetime el koyacağını da belirtir.

Ertesi gün Türkiye’de darbe gerçekleşir. SSCB Elçiliği Cemil Bayık’la yeniden ve acilen görüşmek ister. Görüşmede Doğu Bloku’ndan birçok ülkenin konsolosu da takdim edildikten sonra Cemil Bayık’a, “Dünkü görüşmede darbe olacağını belirttin, bu bilgiyi kimden ve nasıl edindin?” sorusu sorulur. SSCB elçisi ve konsoloslar merak ve şaşkınlık içindedir. Cemil Bayık; “bu benim değil, örgütümüzün tespitidir. Bu konudaki görüşlerimizi, çok önceleri kamuoyu ile paylaştığımız yazılı bildirilerimiz var” sözleri ile yanıtlar.

PKK ile birlikte, Türkiye Sol hareketi de bir kısım kadrolarını Suriye ve Lübnan’a çekmiş, Filistin kamplarında askeri eğitime almışlardı. Devrim ve özgürlük idealleri ile sahaya gelen Türkiye soluna mensup devrimcilerin büyük bölümü, kendi örgüt liderlerinin tutumları nedeniyle tasfiye edilerek mücadele dışı bırakılmışlardı. Lübnan ve Filistin kampları, ülkeye dönüş için değil; ya Avrupa’ya çıkış veya herkesin kendi bireysel geleceğini düşünmek zorunda bırakıldığı tasfiye kamplarına dönüşmüştü.

PKK ise başından sonuna kadar bu sahaları Kürdistan’ın özgürlüğü ve Türkiye’deki faşist diktatörlüğe karşı savaş amacıyla kullanmıştır. PKK’li gruplar, Filistin kamplarına geldiklerinde tüm gruplara birey düzeyinde aylık maaş verilmektedir ve herkes de bu paraları almaktadır. PKK, tüm gruplar içinde maddi olarak en yoksul olanı, ilişkileri ve imkanları en zayıf olan hareket olmasına rağmen, ilk andan itibaren bu paraları reddetmiş; kamp genel yönetimine, “devrim için mücadele edenlerin ve devrim için dayanışma içinde olanların para-pul ilişkisi olamaz" mesajı iletmiştir.

15 Ağustos Atılımı PKK ile dost görünen güçleri de huzursuz etmişti.

Suriye devleti de kendisinden habersiz yapılan bu büyük eylemden rahatsızdı. 1985 yılında Suriye rejimi Kürt Halk Önderi Öcalan’ı ve yanındaki arkadaşlarını gözaltına alarak hücreye attı. Bu gözaltı sırasında hakaret ve tehditlerle Öcalan’ın iradesi kırılmaya çalışılmış; kendilerinden habersiz başlatılan büyük atılımın hesabı sorulmuştu. 

1984 Atılımı ile birlikte gerilla açısından Kuzey-Güney ayırımı kalmamış, gidiş gelişler de normalleşmişti. Bu durum çok önceleri, PKK’ye askeri eylemliliklerden kaçınmaları ve kamplarını sınırdan uzak tutma uyarısı yapan KDP’yi de, KDP ile ittifak içinde olan Irak Komünist Partisi’ni de rahatsız ediyordu. KDP ve Irak Komünist Partisi korkuyordu; PKK gerillasının yaşam, ilişki ve mücadele tarzı ile, kendi yerleşik ve maaşlı peşmergelik sistemini zayıflatacağını biliyorlardı. 

Bu süreçte, Mahsum Korkmaz’ın da içinde bulunduğu yedi kişilik bir gerilla grubu, 16 Nisan 1985 günü, Zap suyunun kenarında, Irak Komünist Partisi’nin pususuna düşürüldüler. Pusuda, grupta bulunan Ozan Sefkan, Mesut ve Riyad yaşamını yitirdiler. 

PKK’nin Kuzey Kürdistan’daki etkisinin artması KDP’yi huzursuz ediyordu. Nitekim 15 Ağustos Atılımı’nın halk üzerindeki olumlu etkisi üzerine KDP yönetimi harekete geçmiş; İdris Barzani, sınır boylarında ve Botan’da, eskiden beri ilişkide bulunduğu bütün aşiret temsilcilerini Ranya’da toplamış; onların PKK’ye karşı silahlanarak örgütlenmelerini istemiştir. Bu toplantı ile birlikte KDP, Kürdistan’da fiilen koruculuğu ve çeteciliği başlatmış, Türk devleti de bunu “kurumsal” ve resmi bir statüye kavuşturmuştur.

KDP’nin, kendi yandaşlarını PKK gerillalarına karşı silahlandırarak savaştırma(koruculaştırma) politikasına en başından itibaren itiraz eden, bu bilgileri PKK ile paylaşan ve gerilla mücadelesini destekleyen Sadık Ömer, 1992 yılında KDP tarafından katledilmiştir.

Türkiye’de fiilen iktidarı yürüten faşist cunta, 1984 Eruh-Şemdinli atılımının yarattığı büyük etkiyi kırmak amacıyla birçok eylem planlamıştı. 1985 yılına gelindiğinde Öcalan, Lübnan’da PKK’nin 3. Kongresi için hazırlıklar yapıyordu. Bu çalışmanın istihbaratını alan Türk devleti, Lübnan’a kalabalık bir ekip gönderdi. Kongre öncesinde Öcalan ve yakın çalışma arkadaşlarını tasfiye amacıyla gönderilen ekipten haberdar olan PKK, bu ekibin elemanlarından bir kısmını yakaladı ve etkisiz hale getirdi. 2000’e Doğru dergisi yıllar sonra, PKK tarafından etkisizleştirilen bu operasyonu, “Türkiye’nin Lübnan’da kaybolan istihbaratçıları” haberiyle gündeme getirdi.

PKK askeri eğitimini, imkan ve yeteneğini geliştirirken, ideolojik-politik gelişimini de hiç aksatmadı. Teorik ve kuramsal çalışmaları, gerilla savaşı ve ordulaşma çalışmasıyla atbaşı yürütme tarzı, Kürt Halk Önderi Öcalan’ın yaşam biçimiydi ve bu tarz zamanla PKK tarzı haline geldi.

Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan, 1982 yılında Doğu Alman Komünist Partisi’nin daveti ile Berlin’e giderek orada görüşmeler gerçekleştirdi. 1987 yılında da devletin resmi daveti üzerine Bulgaristan’a gitti. Öcalan Bulgaristan yetkilileri ve SSCB’nin Dış İlişkiler sorumlusu Haydar Aliyev ile görüşmeler yaptı. Bu görüşmelerden sonra Öcalan’ın reel sosyalizm değerlendirmeleri artmış; PKK’nin mevcut sosyalist rejimlerin etkisine girmemesi için çalışmış; mevcut sistemlerin sosyalizmi temsil edemeyeceğini belirterek, çözümleme ve eleştiriler geliştirmiştir.