Kürdistan meselesinde; birçoklarımız hem onun adına yazıyor, hem de onun adına konuşuyoruz. Fakat çoğumuz ne konuştuklarımızı ne de yazdıklarımızı hayatımıza ihate ediyoruz. 

 Mamafih bunun yanında ahlakıyla, pratiğiyle, ilmiyle, milletine örnek olmayan, milletini Kürdistan davasının maslahatı için milli birliğe davet etmeyen, terörist Türk devletine sert tavır koymayan, ona darbe vurmayan ve kardeşlerini çekiştirmeyi bir psikolojik alışkanlık haline getiren çok sayıda hasta ruhlu kardeşlerimiz var.

Hiç şüphesiz bunun yanında, Kürdistan ülkesi ve Kürdistan milleti için mücadele eden, bu uğurda çok değerli bedeller ödeyen, milletine örnek olan, milletini milli birliğe davet eden, bağımsızlık ve özgürlük öğretilerini Kürdistani hayatında en yüksek düzeyde icra eden çok sayıda değerli kardeşlerimiz de vardır. 

Ancak kendi şahsım için de şu kadarını söyleyebilirim; Kürdistan davasına ve Kürdistan milletine hiçbir katkıda bulunmadığım gibi, hiçbir zarar verdiğimi de düşünmüyorum. Bu sebepten ötürü kendimden hicap etmişim, haddimi bilmişim, Kürdistan davası ve milleti adına söz almaya, tenezül ve tevesül etmemişim. İkincisi, ilke olarak Kürdistan davası adına yaşamıma tatbik etmediğim hiçbir Kürdistani öğretiyi, hiçbir kardeşime tafsiyede bulunmadım.

Bu anlamda bize düşen görev; işgalçi Halife, Şah ve Sultan devletlerine karşı ortak tavır ve ortak mücadele vermemizdir. Hep birlikte milli birliğimize katkı sunmamız, hep birlikte topraklarımızı savunmamız, hep birlikte yalınayaklı milletimizi korumamız insani, İslami ve Kürdistani bir görev olmalıdır. İkincisi; millet olarak birbirlerimiz arasında adaletin, barışın, kardeşliğin ve demokrasinin neşvünema bulması için seferber olmamız gerekiyor. 

Kürdistan’ın hakikati ve siyasi ahlakı bahis konusu ettiğimiz yörüngede felek alırken, bu feleğin kompartmanlarından biri olan PKK’ye bir grup insanımız düşmanca tavırlar sergiliyor. Oysa ki, PKK’nin işlediği suç ve günahların toplam envanteri, Halife, Sultan ve Şah devletlerin bin dört yüz yıl Kürdistan’da işledikleri suç ve günahların envanteri karşısında bir hardal tanesi kadar küçük kalır. 

 En önemlisi, Kürdistanı savunmak ve korumak sadece PKK’ye mi farz? PKK yarım asırdır kendisine düşen görevi Kürdistan’ın dört parçasında yürütüğü silahlı ve siyasi mücadeleyle bütün dünyaya gösterdi. Özellikle Kürdistan'ın Rojava'sında IŞİD teröristlerine karşı verdiği mücadelede, dünya devletlerinin ve dünya miletlerinin taktirini kazandı. PKK’nin her insan gibi ve her toplum gibi hata ve günahları vardır; onlar da hata ve günahlarını kabul ediyor. PKK işlediği suç ve günahlarını yayınladığı bir dizi kitapla ve yaptığı onlarca basın açıklamasıyla paylaştı, sevgili halkımızdan ve mağdur ailelerden helalleşme diledi. Bana göre bu büyük bir erdemdir. Bu anlamda PKK’nın asıl, niyeti ve murat etmek istediği şey kesinlikle Kürdistan’dır. 

Bu zaviyeden hareketle, son dönemlerde bazı şahıslar ve çevreler PKK’nin işgalçi Türk devletine karşı savaşı başlatan taraf olduğunu, öyle ki köylerimizin, kasabalarımızın ve şehirlerimizin viraneye çevrilmesine ve onbinlerce insanlarımızın göç etmesine vesile olduğunu idia ettiler. 

 Bana göre, bu büyük bir gaflet ve Türk devletinin Kürdistan’ı yakıp yıkmasına meşruyet kazandırmak demektir. Oysa ki Kürdistan ülkesinin Türk devleti tarafından işgal edildiğini ve yalınayaklı milletinin esir tutulduğunu bütün dünya alem biliyor... 

Dolayısıyla işgal edilen hiçbir ülkede suhulet iklimi aranmaz. İşgal altında tutulan bir ülke bağımsızlığını ve özgürlüğünü kazanmadığı sürece o ülkenin şekavet ikliminden çıkıp suhulet iklimine dönmesi mümkün değildir. Bunun mümkün olabileceğine ancak köle ruhlular ve bir grup şımarık sermaye sahipleri inanabilir. 

 İkincisi; 15 yıldır PKK ve lideri Abdullah Öcalan işgalci Türk devletine, barış ve kardeşlik elini uzatıyor. Her seferinde uzatılan bu barış ve kardeşlik elli Kürt’ün kanını dökmekle karşılık bulmuştur. En son olarak HDP’nin gösterdiği başarıya tahammül etmeyen işgalci sultan devletinin elebaşı Erdoğan; tıpkı Firavun’un İsrail milletini tehdit eden şu sözleriyle Kürt siyasetini, Kürt milletini ve PKK’yi tehdit ediyordu: 

Firavun dedi ki: "Ey önde gelenler, sizin için benden başka otorite-devlet-hükümdar-Sultan olduğunu bilmiyorum..." (Kasas Suresi, 38) 

Firavun dedi ki: "Demek siz benim iznim olmadan ona inandınız, öyle mi?" (Şuara 46)

Firavun Musa'ya dedi ki: "Eğer sen benden başka bir düşünceye ısrar edersen, seni kesinlikle zindanda çürütürüm." (Şuara 29)

Kürdistan davasının ahvali ve hakikati ortadayken, savaşçılarımıza ve yurtsever milletimize işgalci generallerin diliyle tepki veriyor ve mütegallip ve istikbar Türk devletinin, sömürgeci ve oryantalist zihin kodlarına göre, savaş ve barış kavramlarına anlam yüklüyor ve tartışıyoruz! Oysa ki bu büyük bir yanılgıdır. 

 Son olarak, savaş ve barış munazaralarıyla ülkesi işgal edilen PKK savaşçıları üzerinde değil, özgürlük savaşçılarının ülkesini işgal eden devletlere şu beş soruyu yöneltmenin tartışmayı daha sahici kılacağını düşünüyorum.

1-Evrensel insan hukuku ve ahlakına göre, savaş ve barış kavramları ne anlama gelir? 

2- Dinlere göre, savaş ve barış kavramlarının öğretileri nelerdir? 

3- Uluslararası kurum ve kuruluşlara göre, savaş ve barış hangi koşullarda sağlanır? 

4- Düşünce kuramına ve doktrinlere göre savaş ve barışın analitiği nedir? 

5- Felsefe ve siyaset bilimine göre, savaş ve barışın determinist ve diyalektik ilişkisi nedir?