Yaşadıklarımıza ve de karşılaştığımız yeni bir duruma dair genelde o durumdan hareketle bir anlama çabası içine giriyoruz. Gündelik hayat içinde bunun bir karşılığı olsa da, olay Türkiye siyasetine döndüğünde bambaşka bir durumun olduğunu gözden kaçıyoruz gibime geliyor.

Sondan başlarsak; 19 Ağustos sabahına İçişleri Bakanlığının kendisinin de inanmadığı kimi gerekçelerile aldığı bir kararla Diyarbakır, Mardin ve Van illerine kayyum atamaları ile girdik. ‘Terör örgütleriyle iltisak-irtibatı olduğu’ gerekçesi ile belediyeler 2016 yılında sonra bir kez daha gasp edildi. Olayın kendisinin bu iddialar ile alakalı olmadığını çok iyi biliyoruz.

Devletin bütün iktidar aygıtlarının Kürt siyasi iradesini kırmak için gerekli gördüğü operasyonlara ad bulmak, savcılık iddianamelerini sayfa sayfa doldurmak için gerekçeler sıralaması otomatik bir hal almış durumda. Onlar bir yolunu buluyorlar zaten. Sondan başa dönersek; Davutoğlu’nun ‘terörle mücadele defterleri açılırsa’ biçiminde başlayan ve devam eden cümlesi ile, devlet/iktidar erklerinin bize görünür kılınmadan topyekün bir savaş konseptine geçtiklerini görüyoruz.

7 Haziran 2015 seçimlerine gidilmeden planlar yapılmış. Nedir bu planlar, ya da hangi gerekçeler ile böyle bir plana gittiler biraz buna bakalım. 1923 tarihinde ‘tek’/militer bir şablon üzerinde inşa edilmeye başlayan Türkiye Cumhuriyeti, bir yüzyılı geride bırakmasına on yıl kala beklemediği bir durum ile karşılaştı. Nedir bu durum; bir asır boyunca tekelindeki bütün şiddet araçları ile halkların, inançların, başka başka kültürlerin ‘Türk, Sünni, Türkçe’ içinde eriyip yok olması için her şey yapıldı. Bu politikalarından çok da başarısız olduklarını söyleyemeyiz elbette.

Bugün için bir Elazığ, Erzurum, Antep, küçük bir iki parça dışında bütün Karadeniz’e baktığımızda sonuçlarını görebilmekteyiz. Bir tek Kürtler bu siyasi/kültürel iklim içinde istedikleri gibi ‘entegre’/asimile olamadı. Son otuz beş yıldır kesintisiz devam Kürt direnişi ile beklemedikleri bir tablo ile karşı karşıya kaldılar.

7 Haziran 2015 seçimlerinde HDP’nin elde ettiği başarı bu gerçeğin somut bir ifadesi oldu. Kürtler, Türkler, Ermeniler, Aleviler, Sünniler ve toplumun bütün ‘marjinal’leri bir siyasi programda bir araya gelmiş ve darbe anayasasının bir asırlık barajını yıkıp geçmişti. Demokrasisi olmayan bir parlamenter sistemde bu sonuç bekledikleri bir şey değildi. 1923 ve de öncesinde bütün halklar ve inançlar için öngördükleri siyasi iklim çatırdamaya başladı.

Korkunun yerine umut, dışlamanın yerine kucaklama, öfke ve kinin yerine sevgi ve barışa dair bir iklim gelişmişti. Korku duvarları ile kendisini inşa eden Türkiye Cumhuriyeti için yurttaşlarının başka başka dil, inanç, kimlik ve de kültürde olmalarına rağmen bir birlerine dokunmaları, bir birlerinin acılarına anmaları, sorunlarına birlikte cevap/pratik üretme çabaları kabul edilir bir şey değildi.

Olmamıştı, parlamenter sistem ile geldikleri yüzyılın sonunda, yüzyılın başındaki korkuları ile bir kez daha yüz yüze gelmişlerdi. Burada ne olabilirdi: ‘bakın işte, baskı ve şiddet ile olmuyor, insanlar bir arada barış iklimi içinde yaşabilirler, ırkçı/militer inadımızdan vazgeçelim’ demelerini beklemek elbette pek de akla uygun gelmiyor. Bu sebepten daha 2014 yılından itibaren Cumhuriyet’in yeniden ‘teşkilat-ı mahsusa’ ayarlarına dönmesi ve 2023 yılına o şekilde girmesi için gerekli adımlar atılmaya başlandı.

Bunun için olsa gerek 2015 seçimleri öncesi Tayyip Erdoğan; ‘verin 400 vekil bu iş huzur içinde çözülsün’ diyordu. Bırakalım 400 vekili iktidarı da kaybedince ‘huzur içinde çözülme’ halleri ‘savaş ile çözeriz’e döndü. O tarihten bu yana yeniden şiddet ve savaş politikaları ile militer/ırkçı devlet aklının Tayyip ve Bahçeli ile yapmaya çalıştığı şey tam da budur. Bu ‘yeniden inşa’nın önündeki en büyük engel Kürt Siyasi İradesi ve de onun ile ittifak içinde olan Türkiyeli sol ve de sosyalist yapı, grup ve de bireyler olduğu için o tarihten bu yana öldürülüyoruz, sokaklardan linçlere maruz kalıyoruz, uydurma gerekçeler ile tutuklanıyoruz, sürgünlere yaşıyoruz!

2015 tarihinde bu yana tutuklanan HDP’lilerin sayısı 6000 geçti. Şimdi bize her ‘yeni’ gibi görünen şey aslında o uzun planın bir aşamasıdır. Kendi siyasi krizlerinde çıkmanın yolu olarak kendilerine Turk usulu bir model bularak ‘Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ni inşa surecine girdiler. Hani demiştim ya 7 Haziran’da HDP bütünün baskı ve şiddete rağmen darbe anayasasının yüzde 10’luk barajını aştı diye, şimdi yeni baraj inşa edilmeliydi, ve bu barajı aşmaya Kürtler ve de onlar ile hareket eden ‘marjinaller’ bu barajı yıkmayı bırak yanına bile yaklaşmamalıydılar. Bu sebepten sistem yüzde 50’li bir baraj sistemine geçti.

Bu sistemin icrasını Tayyip Erdoğan yapıyor. Kendi ırkçı/militer ittifakı dışında kalan ‘muhalif’/ikinci bloğu da kendileri tayin etmek istiyorlar. HDP ve de zaman zaman CHP üzerindeki baskıları bu sebepten. Irkçı/militer sistemi tartışamaya, değiştirmeye, dönüştürmeye kapatmak için bütün politikalar devrede. Sistem içinde aslında adına blok denen iki parti/zihniyet olacak. Baskı ve şiddet politikaları ile ‘aşırı’ uçlarda olan Kürtler, Aleviler, Sosyalistler, Feminist kadınlar, LGBTİ+ bireyler de bu ikinci blok içinde inşaaya dahil edilecekler.

Şimdi işte tam da bunun çatışması yaşanıyor. Devlet aklının inşaa etmek istediği sistem ne kadar, nereye kadar, nasıl inşaa edilebilecek. Bu durum bu sisteme itirazı olanların karşı örgütlenmeleri, söz ve de eylemleri ile doğru orantılı. Türkiye Cumhuriyeti ikinci bir yüzyıla evrilirken içinde adalet, eşitlik, özgürlük inşaa edilebilecek mi? HDP ve de onun ile hareket eden bileşenler ve de bireyler bunun mücadelesi içindeler. İşler CHP’de düğümleniyor, tabi ‘1. Cumhuriyet’in kurucu’ partisi olma onur ve de gururunu kimseye kaptırmak istemeyen bir CHP ile ne kadar adalet, eşitlik ve de özgürlük inşaa edilebilir o da başka ciddi bir soru ve de endişe!

Öcalan’nın ‘Üçüncü Yol’ olarak ifade ettiği itirazlarının toplamı burada devreye gidiyor. Ucuncu yolun inşaası için Öcalan sivil alana işaret ediyor; “içerisinde sivil toplum kurumlarının, inisiyatiflerin, derneklerin, halkın, HDP’nin” olduğu örgütlü bir alan. Sivil alanın, demokratik çözüme zemin olabilecek kapsam ve yeterlilikte demokratik müzakere siyasetiyle yani akılla, yumuşak güçle siyaset yaparak inşaa edilebileceğini ifade ediyor.

Nedir üçüncü yol?

Birinci yolun başında AKP/MHP ve ikinci yolun başında CHP/İYİ Parti duruyorsa ‘Üçüncü Yol’da ise HDP/DBP var. Birinci yolun parametreleri çok açık, adalet, eşitlik ve de özgürlük derdi içinde olanların içinde duracakları bir yol değil, ikinci yol ise daha tam inşaa edilmiş değil. Ancak ikinci yolunda geleneksel devlet aklinin dışında inşa edilebilmesi çok da imkan dahilinde görünmüyor.

İşte burada devreye giren “Ücüncü Yol/Sivil Alan” Cumhuriyeti demokratikleştirerek her kesim için bir yaşam alanı örgütlemeyi hedefliyor. Kimi çevrelerce çok da iyi anlaşılmayan HDP’nin 31 Mart ve 23 Haziran seçimlerindeki politik tutumu tam da bu alanın inşaasında oldukça belirleyici olmuştur. Bunu bilen iktidar aygıtları da intikam alırcasına belediyelere kayyum politikasına yeniden döndüler.

Bu çatışma ve sert politik iklimde derin nefes almak için daha bir kaç yıl var. Bunun için erkenden iyi/olumlu bir şeyler beklemek ancak ve de ancak yeni hayal kırıklığı olacaktır. Yapılması gereken; HDP’nin de kendi siyasi programına aldığı yeni anayasa ile demokrasi ittifakını genişletmek ve de kalıcı kılmaktır. Uzun erimli direnişi örmek ve örgütlemekten başka bir yol yok.