
Sur başta olmak üzere yakıp yıktığı kentler için sözüm ona ’teşvik paketleri’ açıklayan hükümet, önünde engel olarak gördüğü yerel yönetimlere yönelik tehditlerini de son günlerde arttırdı. Sur’a giderek kentle ilgili 3 aşamalı planını açıklayan Çevre ve Şehircilik Bakanı Mehmet Özhaseki’nin ardından Başbakan Binali Yıldırım yerle bir ettiği Kürt kentlerine yönelik 30-35 milyarlık yatırımı müjdeledi! Bunu yaparken DBP’li belediyeler için “görevden el çektirme, yargıya havele dahil her şey yapılacak” dedi. Türk Cumhurbaşkanı Erdoğan ise “Belediyelerle ilgili gerekli adımları atacağız. Kanun gerekiyorsa kanun çıkartılacak, idari işlem gerekiyorsa işlem yapılacak. Başbakanımızla da bakanlarımızla da görüştüm, yaptıklarını, yapmaya gayret ettiklerini gördüm” diye kükredi.
Amed Büyükşehir Belediyesi Fırat Anlı, Çevre ve Şehircilik Bakanı Mehmet Özhaseki ve Türk Başbakan Binali Yıldırım’ın Kürdstan’a yönelik ‘yeni’ ekonomik, sosyal paketi ile Türk Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın DBP’li belediyelere yönelik tehditlerini sorduk.
Başta Sur olmak üzere Kürt kentlerinde yasak, abluka ve yıkım devam ederken, hükümet yetkileri birbiri ardına ‘yeni’ paketleri müjdeliyor! Yaklaşık 10 aydır devam eden süreci nasıl özetlersiniz?
Son 10 aylık süreç şunu gösterdi, siyasi iktidar güvenlikçi politikalarla muhalefet edeni susturmak, kendi özgürlük ve kimlikleri için mücadele eden insanlara her türlü yol ve yöntemle bu ülkeyi dar etmek istiyor. Bu konuda da tarihe geçecek bir pratiğin sahibi oldular. Açıkçası 90’larda bile görmediğimiz ölçülerde her türlü insani haklar ve değerlerin ayaklar altına alındığı bir süreç yaşadık ve yaşıyoruz. Halen Sur, Şırnak, Gever, Nusaybin’de yaşanan çatışmalı sürecin içerisinde sayıları 500 bini geçen insanlarımızın yaraları sarılabilmiş değil. Bu mübarek Ramazan ayında bile insanlar bir sıcak çorbaya, kendi evlerinde, sofralarında oturabilecek bir imkandan mahrum bir şeklide yaşamaya mecbur kılınıyor. Görünen şu, aslında bu uzun vadeli bir programın parçası. 100 yıl önce yaşanmış olan tehcir, zorunlu iskan politikalarının, insanların yurdundan uzaklaştırmasının, Sasonların, Dersimlerin başka bir versiyonu. Ortaya konulan tablo 100 yıl önceki tablo kadar ağır ve vahim.
Sur, Cizre, İdil gibi birçok merkeze aylar süren saldırılar ardından kamulaştırma adı altında el konulmuş durumda. Buralarda hükümet neyi amaçlıyor?
Hükümetin de sık sık açıklama yaptığı Sur tabi daha güncel bir mesele. Çünkü Sur’la ilgili çalışma aslında Nusaybin’i de, Cizre’yi de, Silopi’yi de, Gever’i de, Şırnak’ı da kapsıyor, etkiliyor. Burada ortaya konulacak proje, plan başarıya ulaşırsa siyasal iktidar tarafından bunun çok daha ağırını diğer şehirlerimizde göreceğiz. Diyarbakır biraz da sivil toplum örgütleri, uzmanları, teknik kapasitesi güçlü olan ve dünyanın gözünün üzerinde olduğu, yine UNESCO Kültürel Miras Listesi’nde, uluslararası koruma altında olan bir şehir. Burada bunlar yapılıyorsa Nusaybin’de, Cizre’de neler yapıldığı tahmin edilebilmeli.
Kentlerdeki yıkımın faturasını Kürt tarafına kesen devlet, yeniden inşa için bir dizi plandan bahsediyor. Nedir planları?
Şunu açıkça söylemek lazım; bu yıkımlardan, şehirlerde ortaya çıkan ağır tablodan birinci dereden siyasal iktidar sorumludur. Bunun tazmin edilmesi, şehirlerin tekrar inşa edilmesi, insanların tekrar yaşadıkları yerden barınma hakların sağlanmasından birinci derece sorumlu siyasal iktidardır. Kamulaştırma adı altında insanların malına, mülküne el koyamazsınız. Doğrusu bu zararı, ziyanı tazmin ederek insanları tekrardan evlerini inşaa etmeleri, yaşamlarını inşa etmelerini, eğitim, sağlık, barınma hakkı gibi haklarından yararlanmalarını sağlayacak tedbirler almaktır. Bunu yaparken kentteki dinamiklerle, şehirlerdeki STÖ’lerle, yerel yönetimler ve uzmanlarla bunu yapmalılar. Ama maalesef bu 3-4 aylık süre içerisinde, -21 Mart’ta acele kamulaştırma kararı Sur ve Silopi için alınmıştı- bu konuda atılmış olumlu bir adım yok. Ankara’da masa başında, bakanlık bürokratları ve güvenlik uzmanları tarafından hazırlanmış, yerelde hiçbir dinamiğin içerisinde olmadığı, kentlerimizin kimliğinin kalıcı şekilde değiştirmeyi hedefleyen bir müdahale söz konusu.
İşin bir diğer boyutu bugüne kadar cumhurbaşkanı, başbakan, çevre şehircilik bakanları ki bunların çoğu değişti, yaptığı açıklamalar da bir tutarlılık ve benzerlik yok. Her birinini açıklamasıyla, diğerinin açıklaması arasında çok ciddi bir fark olduğunu görüyoruz, bu da şundan kaynaklı, aslında şehirleri yeniden inşa etmek yaşamı yeniden kurgulamak gibi bir niyetin olmadığı açık.
Peki neyi hedefliyor Türk hükümeti?
Burada hedeflenen birkaç nokta var:
* Birincisi; özellikle Kürtlere siyasal taleplerinden dolayı bu cezanın bir ibret olarak kalması. Bir Dersim gibi, Sason gibi, 33 kurşun gibi Kürtler açısından bunun bir tarihsel dönüm noktası olarak görülmesi ve gözlerinin önünde özerklik isterseniz, öz yönetim isterseniz, siyasal bir takım taleplerde bulunursanız, size vereceğimiz yanıt budur, deniliyor.
* İkincisi; burada bir demokratik arayış var, yani mümkün olduğu kadar daha önce başka etnik ve inanç gruplarına yaptıkları gibi, Kürtleri de kendi yaşadıkları coğrafyada azınlığa düşürmek, başka yerlere gitmelerini sağlamak ve gittikleri yerde de bu politik taleplerinden ve kimliksel özelliklerden uzaklaşmalarını ya da asimile olmalarını sağlamak.
* Üçüncüsü; şehirlere kendi düşledikleri rengi vermek. İşte ana akım olarak da gördüğümüz projelerinde bir Türk-İslam sentezi, Selçuklu’ya, Osmanlı’ya vurgu yaparak bu inşa sürecini sürdüreceği söyleniyor. Oysa biz biliyoruz bu coğrafyadan geçmiş birçok kültür var ve bütün bu kültürlere ait bu doku, ortaya çıkarılmış eserler bir biçimiyle yok sayılmaya ve unutturulmaya çalışılıyor.
* Bir diğer kritik nokta yoksul insanlar uzak mekanlara sürülerek yerlerine daha ticari mekanlar yaratılarak bu mekanların da belli yerlere, gruplara peşkeş çekilme ihtimali son derece yüksek.
Sur birkaç yıldır çok ciddi ekonomik alanda gelişen, kentsel rantı yüksek bir alandı. Buradaki yoksul insanları şehir dışına başka yerlere sürerek, mülkleri, mal varlıkları bir takım yerlere ve gruplara peşkeş çekilerek bunun üzerinden bir ticari rant elde edilmeye çalışılıyor.
Belediye, kentteki yerel dinamikler bu sürecin neresinde; bahsettiğiniz yıkım, rant vb. konulara ilişkin belediye olarak neler yaptınız, yapacaksınız?
Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi UNESCO tarafından ve Türkiye mevzuatlarına göre en üst organ, koruma anlamında alan yönetimi yani kültürel miras alan yönetim, Sur Belediyesi, Diyarbakır’daki STÖ’ler, TMMOB, Baro ve İHD gibi meslek odaları hemen hemen hiçbir kurumun bugüne kadar bu çalışmayla ilgili ne bilgisine başvurulurdu ne de toplantılara katılmalarına dönük bir çaba içerisine girildi. Bu şunu gösteriyor, bir şeyler gizlenmeye, aklanmaya, kent dinamiklerine rağmen kotarılmaya çalışılıyor.
Oysa 21 Mart’ta alınan karar 25 Mart’ta yayınlandıktan sonra Diyarbakır’da 300’ün üzerinde kurumun ortak bir çağrısıyla Sur Koruma ve Yaşatma Platformu oluşturuldu. Çok ciddi bir deklerasyon yayınladı ve bu deklarasyonda acele kamulaştırma kararının iptal edilmesi, bunun için yasal yollara başvuracağını; kent dinamikleri, yerel yönetimler olmaksızın atılacak bu adımların kabul edilemeyeceğini belirttiler. Hem iç hem de dış kamuoyunda özellikle Sur üzerinden bu meselenin doğru yöntemlerle, kent dinamikleriyle birlikte yürütülmesi için gereken çabamızı ortaya koyacağız.
Bugün ve Pazar günü 18-19 Haziran’da daha önce Sur için İstanbul’da yapılan çalıştayın ikinci ayağı Diyarbakır’da uzmanların katılımıyla yapılacak, kendi perspektifimizi, kendi alternatifimizi yaratmak için çalıştayımızı düzenliyoruz.
Bu dönemde UNESCO’ya Alan Yönetimi’nin birçok resmi başvurusu oldu. Bu süreçte yapılan işlemlerin yasaya aykırı olduğu gerekçesiyle belediyemiz ve ilgili kurumlar, ilgililer hakkında suç duyurusunda bulunduk.
Sur özgülünde Kürt kentlerinde yaşanan suçlara dönük şikayetleri nelere dayandırdınız?
* Birincisi; halen Sur’da abluka ve sokağa çıkma yasağı devam ediyor. 2 Aralık 2015’ten bu yana Sur’da hala 4 mahallemizde önemli oranda sokağa çıkma yasağı ve o insanların evlerine dönmeleri yasaktır.
* İkincisi; orada tarihi yapılar yıkıldı, güvenlik gerekçesiyle yıkılarak oradaki enkaz taşındı bu da ciddi anlamda bir suçtur.
* Üçüncüsü; halen o bölgede çatışmanın delillerini gösteren veriler ortadan kaldırılıyor, yaşamını yitiren insanların hala cenaze parçaları bulunabiliyor. Bu çok ciddi bir suçtur. Buna dair de gerekli girişimlerde bulunduk.
* Dördüncüsü de sadece Sur’da 22 bin insan evini terk etmek zorunda kaldı. Bu önemli bir göç hareketidir. Birleşmiş Milletler’in gündemine girecek sadece yıkım değil, bu insanların göç etmek zorunda kalması da başlı başına son derece ciddi bir hak ihlalidir. Keza Cizre’de de bu var, Şırnak’ta da, Nusaybin’de de, Gever’de de bu var. Çoğu insan evine dönemiyor ya da çadırlarda yaşamak zorunda. Bütün bunları UNESCO üzerinden ısrarcı bir şekilde takip edeceğiz.
UNESCO üzerinden takip nasıl olacak?
UNESCO’nun 11-13 Temmuz tarihleri arasında İstanbul’da Genel Kurul’u var. Bu Genel Kurul’da da başta Sur olmak üzere bu gündemin tartışılması için gerekli başvurular yapıldı, raporlarımız sunuldu. Bu arada en büyük desteği UNESCO’un gönüllü kültür elçisi olan Sayın Zülfü Livaneli’nin istifa ederek gösterdiği tepkiyle elde ettik.
Şu anda uluslararası anlamda dünyaca tanınan aydın, yazar, sanatçı, bir grup tarafından Sur meselesinin dünya, Avrupa gündemine taşınmasıyla ilgili de bir çalışmamız var.
Yine Sur Koruma ve Yaşatma Platformu çalışmalarını sürdürüyor. Dava açmak isteyen bütün insanlarımıza gerekli hukuki destek verildi, onlarca, yüzlerce dava açıldı bu işlemlerin iptali için. Bu süreçte önemli oranda kent dinamiğinin örgütlü olduğunu, kent dinamiğinin orada oturan insanların vereceği karar çerçevesinde bu sürecin yürütülmesi konusundaki ısrarlarını sürdürdüklerini ifade etmek istiyorum. Elbetteki her şey bitmiş değil ne bizim açımızdan ne siyasal iktidar tarafından. Onun için bunu kararlılıkla, bu şehirde yaşayan insanların yararına ve bizden sonra yıkıma uğramış diğer şehirlere örnek olmaması, tekrar inşası sürecinde doğru tutumların sergilenmesi açısından böyle bir misyon ve görevle bu çalışmaları sürdürüyoruz.
Sur’da yasakla birlikte yıkım da sürüyor. Bu süreç nasıl kotarılabilecek?
Bizim birinci umudumuz Bakanlar Kurulu’nun acele kamulaştırma kararı hukuka ve yasağa aykırıdır. Bir şehirin tamamını kamulaştırma yönünde bir karar alınamaz, bu hem demokratik değil, hem de meşru değildir, hem de bir hak ihlalidir. Bunun iptal edilmesiyle birlikte hükümetten davalara karşı savunma istendi, bütün bu süreç baştan yeniden ele alınabilecek. Yani ilk yapılması gereken bir numaralı öncelik hükümetin almış olduğu acele kamulaştırma kararının iptalini sağlamak. Orada sonuç alınamazsa Anayasa Mahkemesi’ne orada da sonuç alınamazsa Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne bir acil tedbir talebiyle başvuru hazırlıklarımızı yaptık. İnanıyoruz ki bu mekanizmalardan olumlu sonuç alacağız.
İkincisi elbetteki burada ana sorun bu 22 bin insanın çoğu şehrimizde başka mahallelere taşınmış; hayatlarını sürdürmelerini sağlayabilmek ve geri dönene kadar dayanışma ağının sürdürülmesi, çünkü onlara dönük çok ciddi kafa karıştırma, onları bir biçimiyle umutlarını kırma, devletin, siyasal iktidarın önereceği çözümlere mecbur kılma yönünde bir algı operasyonu var, buna izin vermemek lazım. Bütün kurumlarımızla birlikte bu örgütlü yapının sürdürülmesi için insanlarımızla her türlü maddi ve manevi dayanışma ağının güçlendirilmesi gerekiyor.
Bu noktada Çevre ve Şehircilik Bakanı Mehmet Özhaseki’nin açıklamasını hatırlatmak istiyorum. Sur’da evleri yıkılanlara 3 teklif sunuyor; isterlerse evinin bedeli, Amed’in başka bir bölgesinde daire ya da İstanbul, Urfa, Mardin gibi kentlerden TOKİ evleri teklifi sunuluyor. Yani Suriçi hariç her yere gidebilirsiniz deniliyor…
Ankara’dan bu projeye ilişkin temel hesap, buradan insanların sürülmesi ve onların yerine de başka bir grubun yerleştirilmesi. Bu insanlar şu anda şehirlerini terk etmiyorlar. Batı’ya gitmediler, herkes yakın bir yerde tekrardan evine dönmeyi bekliyor. Bu süreci uzatıp insanların umudunun kırılması, çaresizlik ve yoksuluğunun artmasıyla siyasal iktidarın tekliflerini kabul etmek zorunda kalması gibi bir hedefleri var. Biz ise buna orada yaşayan insanlar karar vermeli diyoruz. Bizim yaptığımız sosyolojik veriler, anket uygulamalarına göre Surluların tamamı geri dönmeyi istiyor. Bu konuda net bir kararlılık var, buna saygılı olmalılar.
Ben bakanın teklifini kendisine sormak istiyorum. Çevre ve Şehircilik Bakanı önceki dönemde Kayseri belediye başkanlığı yapmış. Kayseri’deki yurttaşları Siirt’e, Batman’a, Mardin’e yerleştirme gibi bir projeyi Kayseri’deki insanlar kabul ediyorlarsa, biz de buradaki insanların kabul edeceğini düşünebiliriz. Bu boş ve ham bir hayaldir.
Peki sizin beklenti ve talepleriniz nelerdir?
Öncelikli çözüm evlerin tekrar inşaa edilmesidir, bu da devletin ve siyasal iktidarın birincil sorumluluğudur, bundan kaçamaz. Bu tazminat ve evlerin inşasıyla birlikte tekrar o insanların evlerine dönmelerini sağlayacak tedbirler almak bizim birinci derece amacımızdır. Yüzde bir bile bunu kabul etmeyen, “ben evime, sokağıma dönmek istiyorum” diyen insanlar varsa, bu sese kulak verilmeli. Yapılan nihayetinde sürgündür, siz burada yaşayamazsınız deniliyor. İki üç milyon Suriyeli’ye kucak açtık denirken, kendi yurttaşına, tapusu olan kişiye siz burada yaşayamazsınız demek zulümden öte bir uygulamadır ve hiç kimsenin bu teklifi kabul etmeyeceğini siyasal iktidarın bilmesi lazım. Hiçbirimiz bunu kabul etmeyeceğiz.
En son Başbakan Binali Yıldırım, Kürt illerine 30-35 milyarlık bir yatırım yapılacağını duyurdu. Ne kadar gerçekçi buluyorsunuz bu açıklamaları?
Negatif ayrımcılık sürüyor. Siz sınırlara 300 kilometrelik beton bariyer örerseniz, tarım hayvancılığı öldürürseniz, kentteki ticari hayatı öldürürseniz, insanların sermayelerini yok edecek adımlar atarsanız, bankalar burada kredi alacakları için herkesin peşine düşerse, küçük esnafın zaten olmayan sermayesini yitirdiği bir süreçte siz vergi borçlarını, SSK borçlarını tahsis etmeye kalkarsanız, böyle destek olmaz. Yıllardır bölgeye ilişkin teşvik paketleri, ekonomik cazibe merkezleri oluşturma gibi birçok şey duyduk ama bunların tamamına yakını boş çıktı.
Yereldeki güçleri muhattap almayan hükümet yaraları sarmak için STÖ’lerin de devreye gireceğini söylüyor. İsmi geçen kurumlar ise kamuoyunun da tanındığı İHH, Ensar Vakfı, İlim Yayma Cemiyeti gibi kuruluşlar. Ne yapmaya çalışıyorlar?
Daha önce de benzer girişimler yapıldı, bu bugünün sorunu değil. Kimse balık hafızalı değil. Kimse eski Kürt diye görmesin. Bugün hükümetin terörist, paralel olarak ilan ettiği Cemaat eliyle geçmişte uçaklarla Batman, Van, Mardin’e kurban bayramlarında etler vs. taşındı. Bunlar denenmemiş yöntemler değil. Misyoner faaliyeti gibi, buradaki insanları kendi düşüncemize göre örgütlemek için onların yoksulluklarını, çaresizliklerini ’kullanmak’ gibi bir niyetle gelirseniz, bu gelişlerin hepsi beyhudedir. Geçmişte gelenlerin durumu neyse siz de aynı duruma düşersiniz.
Hükümet yetkilileri son günlerde hep bir ağızdan çok daha sıklıkla DBP’li belediyeleri hedef göstererek, tehditler savuruyor. Bu açıklamalara karşılık neler söylemek istersiniz?
Belediye en az başbakan, cumhurbaşkanı kadar meşru yöntemlerle seçilmiş bir organdır. Herkes millet iradesine saygıdan, milletin gösterdiği iradeye hürmetten bahsediyor. Cumhurbaşkanı’nın her iki sözünden birisi ‘ben yüzde 52 oyla seçildim’. Hükümetin bütün çıkışları da ‘arkamızda halk desteği var’. Bizim birinci önceliğimiz bizi bu göreve getiren insanlara karşı görevimizi yerine getirmektir. Ankara’yı memnun etmek, siyasal iktidarın istediklerini yapmak değil. Biz şu ana kadar Türkiye’de yasal mevzuata en uygun belediyeceliği yaptık. Hem iç denetimimiz var halk bizi denetliyor, hem dış denetimimiz var. Sadece son 8-9 ay içerisinde Diyarbakır Belediyesi’ne onlarca müfettiş gelmiş, bütün dosyalarımızı onlarca kez incelemiştir. Her adımımız takip ediliyor. En ufak bir şey bulsalardı bunu çoktan ifşa ederlerdi.
Biz buna benzer uyarılar, tehditlerin pratiğini gördük. Biz şu anda 2 milyonluk bir kentin sorumluluğunu taşıyoruz. Biz de aynı dille onlara karşılık verebiliriz. Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi halktan aldığı görevi sonuna kadar yerine getirecektir. Bunda en ufak bir tereddüt yoktur. Kimsenin de en ufak kuşkusu olmasın. Bizlerin ihaleye fesat karıştırma, rant gibi suçlamalardan hiçbiriyle suçlanmıyor olmamız bizim için övünç kaynağıdır. Eğer kimliğimiz, siyasal inançlarımızdan, etnik aidiyetlerimizden, boyun eğmememizden, birilerine biat etmediğimizden dolayı, halkla birlikte mücadele etmekten dolayı yargılanacaksak bunda bizim açımızdan verilmeyecek hiçbir hesap, minnet yok, bundan dolayı verilecek her türlü cezaya da yaptırıma da biz bugünden hazırız. Bu konularda bizim için verilecek bedel bir onurdur, şereftir.
Bu şehri peşkeş çekmek isteyenlere de şunu söylüyoruz: Diyarbakır surları 7 bin yıldır burada dimdik ayaktadır. Çok ele geçirmek isteyen, çok tahakküm kurmak isteyen oldu ama onların hepsi gelip geçtiler, Diyarbakır surları ve iradesi dimdik ayaktadır. Kent dinamikleri ve orada oturan insanların öncelikleri ve taleplerine uygun bir plan geliştirilmezse çok açık söyleyeyim bu ham bir hayal, uygulanmamış bir proje olarak kalacaktır.
ARZU YILDIZ/HABER MERKEZİ
Irkçı iktisat anlayışı
HDP, yeni yatırım teşviki paketinin ırkçı bir iktisat anlayışının ürünü olduğunu belirterek, hükümeti uyardı.
HDP Ekonomiden Sorumlu Eşbaşkan Yardımcısı Sezai Temelli, yeni yatırım teşviki paketine ilişkin yazılı açıklama yaptı. İktidarın son bir yıldır Mezopotamya’nın kadim halklarının tarihi ve kültürel birikimleriyle var ettikleri kentlerini yıkıp yakıp yok ederek yerine TOKİ zihniyetiyle kentsel dönüşümü dayatmasının olanca hızıyla devam ettiğini kaydeden Temelli, şimdi bu politikaya eşlik edecek bir teşvik paketinin de hayata geçmek üzere olduğunu söyledi.
Bu beşinci tekrar
Yatırım teşviki olarak sunulan bu paketin de AKP’nin Kürt sorununa yaklaşımı açısından usandırıcı bir tekrar olduğunu belirten Temelli, “Kürt sorununun çözümünü iktisadi refah gelişimine bağlayan, onun ötesinde hiçbir hakkı meşru görmeyen, oyalayıcı siyaset anlayışıyla vakit kazanma derdinde olan iktidar, geçmişte de buna benzer 4 paketi uygulamaya çalışmıştır. Kürt sorununun çözümüne hiçbir katkısı olmayan bu paketler, sadece sermayeye daha fazla kamu kaynağının aktarımını sağlamıştır. Bırakın Kürt sorununun çözümünü ve bölgeye refah getirmesini, Kürt halkının daha da yoksullaşmasına neden olmuştur” dedi.
Kürtleri yurtsuzlaştırma
Yeni paketin de iktisadi teşvik denilen meselenin sınırlarını ırkçı bir anlayış çerçevesinde genişlettiğinin altını çizen Temelli, şunlara dikkat çekti: “Sadece üretim alanını düzenlemekle kalmayıp, nüfus politikalarını da devreye alarak iktisadi alanda merkezileşmeyi artırırken, ırkçı uygulamalarla Kürt halkının yerinden yurdundan edilmesini hızlandırmayı hedefliyor.”
Savaşın lojistiği
İktidarın, çözümü tüm bölgeyi taşeronlaştırıp kamu işletmeciliği mantığıyla yatırımlara soyunmakta gördüğüne işaret eden Temelli, “Silahlı kuvvetlerin ve sağlık bakanlığının ihtiyaç duyacağı malzemeleri güvencesiz ve ucuz emek istihdamıyla üreterek karlılık hesabı yapanlar, Suriyeli mültecileri çalıştırarak hayalini kurdukları bölge politikalarını hayata geçirme peşindeler” dedi.
Kürt sorununun çözümünün, kalıcı barışın sağlanması ve demokratikleşmeyle mümkün olduğunu vurgulayan Temelli, açıklamasının sonunda hükümeti bu ırkçı iktisadi uygulamalardan vazgeçmesi için uyardı.