Poe’nun Çalınan Mektup başlıklı öyküsü oldukça meşhur bir öyküdür. Birbirini mat etmeye çalışan öznelerin bir geçit seremonisi gibidir ve okuyanı da bir hayli tedirgin eder. Okurun kendi kimliğinin kuruluşundaki tekinsiz öğeleri, yani bir bakıma yüzleşmek istemeyeceği öğeleri harekete geçiren, bu nedenle huzursuz eden bir yanı vardır bu öykünün.

İki temel sahneden oluşur bu öykü. Kraliçeye, yalnız olduğu sırada açığa çıkması durumunda “onurunu ve huzurunu zedeleyecek” bir mektup gelir. Kralın belirmesiyle oldukça zor bir duruma sürüklenen Kraliçe, Bakan D. gelince, Kralın dikkatsizliğinden faydalanır ve mektubu, adresin yazılı olduğu tarafı yukarıya bakacak bir biçimde, önemsiz bir şeymiş gibi masanın üstüne bırakır. Fakat bu, Bakan D.’nin gözünden kaçmaz ve Kraliçenin endişesinden dolayı bir sırrının olduğunu anlar. Bu andan itibaren her şey bir saat gibi ilerler. Bakan, cebinden çıkardığı ve masada duran mektuba benzer bir mektubu okuyormuş gibi yapar, sonra masanın üzerine bırakır ve ardından da kralın dikkatini dağıtmak üzere biraz sohbet ettikten sonra masanın üzerindeki diğer mektubu kendi mektubuymuş gibi alarak cebine atar. Kraliçe bunların hepsini görmüş, fakat sonuçlarından çekindiği için müdahale edememiştir.

İkinci sahne ise Bakan D.’nin bakanlığa ait oteldeki ofisinde vuku bulur. Dupin’in yardımı istenmiştir. Dupin, daha önce bu işi gizlice halletmesi istenmiş Polis Müfettişiyle görüşmüş ve Müfettiş de Dupin’e oteli üç ay boyunca tepeden tırnağa aramış olduklarını söylemiştir; öyle ki karyolaların demirlerini söküp boruların içine bile bakmışlardır. Dupin, öylesine oradan geçiyormuş da Bakan D.’ye uğramış gibi bir tavır takınarak ofise gider. Bakışlarını saklamak için yeşil bir gözlük takmış, gözlerinden rahatsız olduğunu söylemiştir. Saklanmış bakışlarla odayı tarar ve pirinç bir topuza asılmış eski bir kartvizit kutusunun içinde buruş buruş olmuş, biraz yırtılmış bir mektup görünce aradığı şeyi bulduğunu anlar. Çalınan mektuba ilişkin kendisine verilmiş olan tarifle gördüğü mektup arasındaki bariz çelişki, bu kanısını daha da güçlendirir. Ayrılırken altın bir enfiye kutusunu masanın üzerinde bırakır. Ertesi sabah, enfiye kutusunu geri almak bahanesiyle, ama mektubun nerede olduğunun bilgisiyle silahlanmış olarak geri döner. Dışarıda Dupin tarafından tezgahlanmış gürültülü bir hadise Bakan D.’nin pencereye gitmesine neden olunca, Dupin mektubu cebine atar ve yerine ona tıpatıp benzeyen bir başka mektup koyar. Bakan, artık mektuba sahip değildir, fakat bu durum hakkında hiçbir şey bilmemektedir. Mektubu kullanmaya kalkışacağı zaman Dupin’in el yazısıyla yazılmış ve Crébillon’un Atrée’sinden alınmış “Böyle korkunç bir plan Atreus’a değilse de Thyestes’e yakışır” dizesini okuyacak ve Dupin’in iddiasına göre el yazısının sahibini tanıyacaktır.

Lacan bu öyküde üç ‘bakış’ olduğu saptamasında bulunur. İlki hiçbir şey görmeyen bir bakıştır: Önce Kral ve sonra da polis. İkincisi, ilkinin hiçbir şey görmediğini gören ve sakladığı şeyin örtüldüğüne inanarak kendisini aldatan bir bakışa dayanmaktadır: Önce Kraliçe ve sonra da Bakan D. Üçüncüsü ise ilk iki bakışın, saklanması gereken şeyi, onu elde etmeye çalışacak kimseler için bakılacak son yerde, yani orta yerde bıraktığını gören bakışın üzerine temellenir: Bakan D. ve en sonunda Dupin. Lacan bu öznelerarası karmaşığı daha iyi kavrayabilmek için devekuşuna atfedilen tutumu örnek verir ve bu durumu ‘devekuşu siyaseti’ olarak adlandırır: Birinciler kendi kafalarını kuma gömmüş oldukları için ikinciler kendilerini görünmez zannederler; ikinciler kendilerini görünmez zannettikleri için üçüncüler onların arkasından dolanma olanağı bulur.

Polisler detaylı aramalarında öylesine değişmez bir gerçeklik kavrayışıyla hareket ederler ki araştırmalarının gerçekliği kendi nesnesine dönüştürme eğilimine girdiğini fark etmezler. Budalalıklarının kaynağı özneldir. Bir an durup orada hiçbir şeyin saklı olmadığını görecek durumda olmayan düz gerçekçinin budalalığıdır bu. Yerleri değişebilir olduğu sürece hiçbir şeyin kendi yerinde durmaz. Ama bu bizlerin simgesel dünyasında böyledir; çünkü onu hangi yıkımlara tabi kılarsak kılalım, Gerçek, daima kendi yerindedir.

Bakan D. polisin araştırmasını bizzat kendisinin savunması kılmıştır, fakat polisin araştırmasından başka bir araştırma biçimine karşı kökten savunmasız olduğunu gözden kaçırmıştır. Bakan D.’nin durumdan devşirdiği gücün kaynağı mektubun kendisi değil, mektubun onun için inşa ettiği kişiliktir. Polis müfettişi, Bakan D.’yi “her şeye cüret edebilecek, bir adama yakışan şeylere de yakışmayan şeylere de cüret edebilecek” biri olarak betimlemektedir. Bu, bir kadını ilgilendiren şeylere de işaret etmektedir. Bu, imgesel bir kişilik ithalini görmemizi sağlar: Bakan D., farkında olmaksızın narsistik bir ilişkiye yakalanmıştır. Bu, anlatıcı kişinin Bakan D.’nin elde etmiş olduğu üstünlüğe ilişkin şu sözlerinde de belirtilir: “Hırsızın üstünlüğü, çaldıranın çalanın kim olduğunu bildiğini çalanın bilmesine dayanmaktadır.” Buradaki tek mesele yalnızca Kraliçenin kendisini soyanın kim olduğunu bilmesi değil, ayrıca ne türde bir hırsızla uğraştığını da bilmesidir. Kraliçe, Bakan D.’nin her şeyi yapabilecek bir adam olduğunu bilmektedir ki bunu şu biçimde anlamak gerekir: Kraliçe, Bakana gerçekte kimsenin üstlenemeyeceği bir konum bahşetmektedir; kimsenin üstlenemeyeceği, çünkü bu mutlak efendiye ait imgesel bir konumdur.

İşte ilk sahnede Kraliçenin durumuna düşmek, yani şu ya da bu nedenle herhangi birine bir ‘mutlak efendilik’ konumu bahşetmek pek kolayca gelebilir başımıza: Tam da başkaları kendi kafalarını kuma gömmüş oldukları için kendimizi görünmez hissetmeye kalkışabiliriz. Bu konumdan olsa olsa bir ‘devekuşu siyaseti’ çıkar (Türkiye’de bu duruma en çok CHP’nin, yani sıra da kötü solculuğun yeni parlak genç düşünürlerinin düşmekte olduğunu belirtmeme izin veriniz). Bu tuzağa düşmemenin tek yolu açıklıktan, her bakımdan kendini açıkça ortaya koymaktan geçiyor.