Türkiye Cumhuriyeti tarihine baktığımızda yeni bir durumdan söz etmiyoruz. Güvenlik! Yurttaşa karşı devletin güvenliği hep öncelikli oldu. Devlet öyle bir aygıt haline geldi ki bir değirmen taşı gibi insanlarını öğüttü.
Bir bakıma güvenlik üzerine kurulmuş bir devletten söz ediyoruz. Bizden önceki kuşaklarla birlikte biz de güvenlikle gözümüzü açtık. Öyle gözüküyor ki bizden sonraki kuşakların da başına bela olacak.
Devlet her zaman düşman üretmesini bilmiş, toplumu bununla korkutmuş ve güvenlik yasaları çıkartarak ülkeyi yönetmiştir.
Ermeniler, Kürtler, Aleviler, azınlıklar devletin düşman bellediği toplumsal kesimlerin başında geliyor.
Tek parti dönemi dahil olmak üzere Menderes, askeri darbeler, Demirel, Ecevit, Özal, Çiller ve Erbakan dönemlerini paranoya ile kapattık. Geride ise milyonlarca mağdur insan, yüzbinlerce ölü, bir o kadar sürgün…
Şunu kabul etmek gerekir ki hiçbir dönem bu kadar kapkara olmamıştı. Bu, geçmişin bugünden daha iyi olduğu anlamına elbet gelmiyor. Mesele; bugünkü hükümetin uyguladığı politikalardır.
Elbette yukarıda sözünü etmeye çalıştığım karanlığın sebebi; Recep Tayyip Erdoğan’ın uygulamak istediği faşist yasalardır.
İç Güvenlik Yasası bunlardan biridir.
Meclis Genel Kurulu, tüm itirazlara rağmen İç Güvenlik Paketi’nin ilk 16 maddesini muhalefet partilerinin protesto eşliğinde onayladı.
Nedir bu kadar tartışmalı olan sözde güvenlik paketi?
Polise yargı kararı olmaksızın ev ve üst arama izni vermek, eylem ve yürüyüşlerde kimliklerini gizlemek amacıyla yüzlerini tamamen veya kısmen bez gibi unsurlarla örten kişilere 2 yıl 6 aydan, 4 yıla kadar hapis cezası verilmesidir. Yine kabul edilen maddelere göre, vali kolluk amir ve memurlarına emir verebiliyor ve polise 48 saate kadar gözaltı yetkisi getiriliyor.
Yani polis savcıya bildirmeden kendi yetkisiyle ev basabilir, insanları gözaltına alabilir ve 48 saat kendi yetkisiyle gözaltında tutabilir. Hatta isterse gözaltına aldığı insanlara işkence yapabilir ve öldürebilir.
Evet öldürebilir!
Polis, 12 Eylül ve 90’lı yıllarda gözaltına aldığı insanları işkence yaparak öldürüp, sonra da "intihar etti" diyerek çıkıyordu işin içinden. Yine gözaltına aldığı insanları kaybedip bir çukura atıp, "biz gözaltına almadık, haberimiz yok" diyebiliyorlardı. Şimdi ise biz veya çocuğumuz gözaltına alındığımızda, kimsenin haberi dahi olmayacak ya da polis gözaltında insanları kaybettiğinde veya öldürdüğünde yine haberimiz olmayacak.
Önümüzde 8 Mart var, Newroz var, 1 Mayıs var. Bu yasa tam da bu etkinliklere katılacak insanlar için çıkarılmıştır. 2009 yılında "KCK Operasyonları" adı altında on binden fazla Kürt siyasetçiyi tutuklayarak, Kürt siyasetine darbe vurmak ve Kürt oylarını zapturapt altına almaya çalışmışlardı. Şimdi de seçim öncesi AKP’ye oy vermeyecek olanlar sudan sebeplerle gözaltına alınıp tutuklanacaklar.
Bu yasa toplumun her kesimindeki insanları mağdur edecek bir yasa. Bu yasayla birlikte gazeteciler tabi gerçek gazetecilerden bahsediyorum tutuklanacaklar. Gerçekleri yazacak, haber yapacak hiçbir gazeteci kalmayacak. Bugün nasıl ki Erdoğan kendisinin beğenmediği gazetecileri işten attırarak, onları hedef gösteren tutumlar içinde bulunuyorsa, yarında cezaevlerine attıracak. Üniversitelerde bilim insanları kalmayacak. Boykot yapan öğrenciler tutuklanacak.
Türkiye zaten yarı cezaevi idi, şimdi tamamen hücreleşecek.
Mesele şu; bu faşist yasalara karşı nasıl mücadele edeceğiz?
Kabul etmek gerekir ki parlamentoda HDP milletvekilleri ellerinden geleni yapmaya çalışıyorlar. Ancak bu çabaya denk düşen bir direnişin sokakta olduğunu söyleyemeyiz. Oysa hepimizin hayatını karartacak olan bu yasaya karşı asıl direnişin sokakta verilmesi gerekirdi.
Hala geç kalmış sayılmayız. Demokrasi, özgürlük, adalet ve güvenlik için herkesin bu yasaya karşı birleşmesi ve ortak mücadele etmesi gerekiyor. Başka da yolu yok…