Siyaset ve politika canlı organizmalar gibi statik değil dinamik bir olgudur. Ona statü ve üye/kadro kazandıran onun olgusal varlığı değil, toplumdur. Bu nedenle, güne egemen olan siyaset ve politika; toplumla süreklileşen bir ilişkiyi ve dengeyi sağladığı oranda ayakta kalır.

Bunu başaramadığında ise toplum nezdinde geleceği belli olmayan yatalak hasta gibi bir yüke veya anlamsızlaşan bir nesneye dönüşür.  

Böylesi zamanlarda birey/toplum ile siyaset/politika kurumları arasında siperler kazılma süreci başlar. Peki, hangi siperler kazılıyor? Öne çıkanlara baktığımızda bunların, ilgisizlik, uzaklaşma ve karşıtlaşma, ardından da doğrusuyla yanlışıyla alternatifini yaratma kavgası olduğunu görüyoruz. 

Siyaset/politika, birey ve toplum için önemlidir. Çünkü

hem farklılıkların bir arada veya ayrı ayrı yaşamasını sağlayan bir dinamizm, hem de insanlık tarihinin en eski faaliyetlerinden bir ve değişen kalıplarla da olsa binlerce yıldan bu yana varlığını sürdürebilmiş olmasıdır.

Ancak dönemin koşullarına göre şekil ve ölçü alarak sürekli hayatın bir parçası olmuştur.

Bazen yazıyla bazen söz ile. Bazen kılıçla bazen traktörle. Bazen maddi bazen manevi değerler üzerinden. Bazen uzun favorilerle bazen sarkık bıyık ve sakalla. Bazen mantıklı-bilimsel sözlerle bazen de demagojik söylemlerle. Vs. vs.

Ancak şu da bir realitedir ki günümüzde, birey ve toplumun siyaset/politikaya olan yaklaşımının ölçüleri değişmiştir. Bunu yaratan etkenlerin ilk sıralarına bilimde, teknolojide, ulaşımda ve iletişimde yaratılan güçlü olanakların yerleştiğini söyleyebiliriz. Bunlar bireyin/toplumun siyaset ve politikada özne olma isteğini alabildiğine artırmıştır. 

Gelinen nokta itibariyle birey ve toplumların siyaset/politikadan öncelikli olarak üç talebi vardır.

Birincisi; kendisinin anlamlı görülmesini ve politikanın yürütülmesinde bir rol sahibi olmak istiyor.

İkincisi; kısa, orta, uzun vadeli ihtiyaç ve taleplerine yanıt verilmesini istiyor.

Üçüncüsü; siyaset/politikanın açık bir şekilde yapılmasını bekliyor ve bunu denetlemek istiyor. Bunların yanı sıra yapılan hataların hesabının verilmesini de istiyor. 

Eğer yaşanan hata ve sorunlar varsa ve tüketilmiyorsa, bu hatalar veya ”suçlar” toplumun adalet duygusunu tatmin eden yaptırımlarına tabi tutulmuyorsa ve sonuçları noktasında topluma bir geri dönüşümü gerçekleştirmiyorsa; toplumda/bireyde, yıllarca “müritliğini” yapmış olsa dahi siyasal/politik organizasyonlara yönelik siper kazma duygu ve düşüncesi gelişiyor.

İlk önce, en az zararı olan yöntemle mesajını vermeye çalışır. Faaliyetlere katılımda isteksizlik gösterir. Devamında siyasal/politik faaliyetin ürün toplama zeminlerinden biri olan seçimlerde sandığa gitmeyerek vermek istediği mesajı daha da şiddetlendirir. 

Burada bir parantez açma ihtiyacı duyuyorum. 

Birincisi; toplumun ihtiyaç ve menfaatlerinden çok kendi çıkarı ve geleceği için siyasal/politik zeminleri kullanmak isteyenlerin hedeflerine ulaşmadığında bu yönlü kazdığı siperleri belirttiğim bu genel yaklaşımdan ayrı tutmak gerekir. Çünkü onların toplumsal algı ile özdeşleşen böylesi bir gerçekliği yoktur. Toplum bunları anlamlı bulmuyor ve hak ettikleri kadar değer veriyor. 

İkincisi, parlamentoda grup olarak temsil edilen ve 7 Haziran seçimlerine hazırlanan üç partinin yakın zamana ait yaşadığı önemli sorunları vardır. AKP’nin ayakkabı kutularına gizlediği kayıt dışı paralar, CHP’nin Türkiye’nin temel sorunu olan Kürt sorununun çözümü noktasında yaşadığı alabildiğine kabızlık ve “takoz” olma durumu, HDP’nin ise son yerel seçimde ortaya çıkardığı ve toplumu mutlu etmeyen yerel yönetim resmini sayabiliriz. Her üç parti de bu noktalarda toplumu tatmin eden bir sonucu hala yaratmadılar. Bunun topluma doğru bir geri dönüşümünü gerçekleştirmediler. Bilimsel bir tespit; tüketilmemiş her sorun beraberinde sessizliği, kırılmaları ve kaosu getirir.

Parantezi kapatıyorum.

Bireylerin/toplumların en üst boyutta kazdığı mevziiye ilişkin durumu da; hem Türkiye’de hem de dünya da yaşanan toplumsal olaylarda da görebiliyoruz.

Bu olaylarda öne çıkan önemli olgu şudur.  Devletlerin, organizasyonları ve güçlerin tekeline aldığı, somutlaştırdığı ve meşrulaştırdığı şiddeti artık ret ediyor. Onun yerine kendi adalet anlayışına göre “makul olan şiddeti” ikame etmeye çalışıyor.

Tehlikeli bir gidişat var. Siyaset/politika kurumu kendisini yeniden kurgulamalıdır. Çünkü hem bu gidişatı durdurabilecek ilk mekanizmadır hem de bu gidişatı durdurma sorumluluğunu taşıyan tek kurumdur.