Toplumsal belleğimize kazınmış bir atasözü vardır; "Yalancının mumu yatsıya kadar yanar!" Bu söz baştan aşağı yalan. Fransız düşünür Jaquez Derrida’ya göre bu yatsıyı boşuna bekliyoruz. Gerçek er ya da geç mutlaka gelecek, zafer gerçeğin olacak, inancımıza karşın, beklediğimiz gerçeğin zaferi bir türlü gelmeyebiliyor, yalancının mumu sürekli yanıyor.

Derrida; "Gerçeğin hep daha radikal şekilde saptırılacağı ve bu çarpıtmanın sonsuza kadar geçerli kalacağı olasılığını gözardı edersek, yalanla baş etmemiz, yalanın tarihini anlamamız, hatta kısaca tarihi anlamamız imkansızlaşır" diyor. Ve böylece, yalanın; teorik tarihiyle, politik tarihi arasında giderek büyüyen uçurumlar, yalanın politika aracı olarak kazandığı zafer ve klasik yalanın sınırlarını aşarak, kişilerin değil devletlerin yalanı haline gelmesi kaçınılmaz oluyor. Kişilerin birbirini yüz yüze aldatması yerine, devletlerin halkları aldatması süreklilik kazanıyor. İşte ABD'nin Vietnam savaşındaki tutumu, yine Nazizm’in barbarlığından toplumun sadece "küçük bir yüzdesinin" etkilendiğinin ileri sürülmesi gibi. Görülüyor ki politika aracı olarak kullanılan yalan, yalnızca gerçeği gizlemekle yetinmemekte, aynı zamanda gerçeği bozmakta, yok etmektedir de.
Ülkemizde de devlet, halkları kandırmanın, gerçeği değiştirmenin alt-üst etmenin yolunu yalanı politik araç olarak kullanmakta bulmuş ve bu konuda ustalaşmıştır. Sondan başlayacak olursak, devletin yalanlarına Roboskî en iyi örnektir. Günahsız onca genci bilerek isteyerek öldürmüş, geçerli bir açıklamada bulunmamış, onca mücadele sonrasında nihayet öldürdüklerini kabul etmiş, ancak öldürmede kasıt yoktur açıklamasında bulunmuştur. Devletin demokratik, sosyal, laik, hukuk devleti olduğu yalanı her vesile ile vurgulanmış, ama, tekçi-ırçı devlet niteliği ortada durmaktadır. Hukuk devletinde olağanüstü mahkemeler, mahkemelere talimatlar vererek KCK  gibi tutuklamalar gündemden düşmemiştir.
Madımak suçluları gözetilmiş, korunmuş kaçak oldukları yurt dışına çıktıkları yalanıyla halklar oyalanmış, katil ve katillerin devlet eliyle saklandığı, katilin birisi öldükten sonra gerçek ortaya çıkmıştır. Dersim katliamı, Koçgiri vb gibi isyan diye sunulan yalanları bu kıyımlara maruz kalan halklar tarafından bile nerdeyse inanılır hale dönüşmüştür. Katliamlardan sonra, barışalım diye çağırılan önderlerin sonlarını halkımız çok net anımsamaktadır… AKP Hükümetinin "açılım" adıyla halka sunduğu yalanları tek tek sıralamaya bile gerek yok.
Sağlam temellere oturtulamayan ama halka gerçek gibi sunulan kafaları karıştıran devletin yalanları saymakla bitmez. Son günlerde kafaları karıştıran başka birçok konu gibi, şu "barışçılık" konusu da sağlam temelden yoksun. Çünkü, Tayyip Erdoğan'ın son açıklamaları kafaları yine karıştırdı. Yok "gittikleri yolları biliyorlar, nasıl gittilerse öyle gelirler" yok "silahları sınırda bıraksınlar" gibi söylemlerle barışçıl söylemlerden uzaklaşıyor. Devletin yalanlarına alışık olan bu halk, katliamlar, acılar, göçler gördü. Verilen sözlerin hiçbirinin yerine getirilmediğini, sürekli yalanlar söyleyerek halkın uyutulduğunu gördü. Habur’dan sonra toplumun nasıl yönlendirildiğini, sözde barışçıl olan o havanın nasıl değiştiğini de. Eğer gerçek barış isteniyorsa yalanların politik araç olmaktan çıkarılması, samimi olarak gerçeklerin açıklık kazanması, halkın değerlerine saygı duyulması gerekir. Onurlu ve kalıcı barış ancak öyle gerçekleşir.
UNESCO'nun kuruluş belgesinde de belirtildiği gibi elbette, "savaşlar insanların zihinlerinde başladığı için barışın savunulması da insanların zihinlerinde kurulmalıdır."
Konu yalnız duygu da değil, aynı zamanda akıl işidir. Akıl ise gerilim yaratan durumları, durumlara taraf olanları ve geçmişi iyi bilmeyi gerektirir. Politik yalanlara inanarak değil.